Tags

Nanoteknolojiyle bezeli futbol hikayesi

Posted: June 5th, 2010 | Author: | Filed under: Hikayeler | No Comments »

Bu hikaye, şu anda yazmakta olduğum Nanotanrılar kitabından bir bölümdür. Nanoteknolojiyle üretilmiş nanobotlar; insanlığın iyileşmesi ve daha iyi yaşaması için üretilmişlerdir. İnsanlar onları kontrol ettiklerini düşünmektedir. Günün birinde kontrolden çıkacaklardır. Ancak bu hikayenin geçtiği dönemde henüz kontrolden çıktıkları bulunmemektedir. Bu insanlık için bir sonun başlangıcı hikayesidir.

 

Artık nanobotların gelmesi için geri sayım başlamıştı. Üretim tüm hızıyla sürüyordu. Kimsenin alınmadığı kontrollü bir alandı üretimin yapıldığı yer. İnanılmaz bir şekilde korunuyordu. Üretim bitene kadar oradan çıkmama garantisi vermiş özel bir ekip operasyonu yönetiyordu. En baştan beri üretim aşamaları hep gözden geçiriliyor ve optimize ediliyor ancak belli bir sınırın üstüne çıkılamıyordu. Bunun sebebi bilim adamları tarafından bir türlü anlaşılamamıştı.

Büyük bir dünya haritası tasarlandı. Üretim ilerledikçe harita üstünde dünyanın ne kadarına yetecek kadar nanobot üretildiği gösteriliyordu halka.

Sanılanın aksine dünyada ilaç tüketimi durmamış, hatta patlama noktasına gelmişti. Özellikle vitamin gibi koruyucu ve geliştirici ilaçların üretiminde ve tüketiminde tüm zamanların rekoru yaşanıyordu. Görünen o ki halk en azından nanobotlar gelinceye kadar hayatta kalmak ve sağlıklı yaşamak istiyordu. Sigara ve içki tüketimi durma noktasına gelmişti. Sabahları büyük şehirlerde milyonlarca insan düzenli spor yapıyordu.

Atmosfere salınan zararlı gazlar, geri sayımın sonuna kadar durdurulmuştu. “Eğer insanlık bu kadar dikkatli olsaydı zaten bundan yıllar önce kendiliğinden ölümsüz olurdu” yorumunu yaptı Amerikan başkanı. Bu arada en radikal silah savunucuları bile artık bununla ilgilenmekten vazgeçmişti. Ölümsüz olunacaktı silaha ne gerek vardı…

Hırsızlık, gasp, adam öldürme gibi eylemler sonuna gelmişti. Artık kimsenin gözü kimsenin malında değildi. Nasıl olsa bir süre sonra istedikleri üründen istedikleri kadar elde edeceklerdi. Maldan yana kıskançlık diye bir şey kalmamıştı. Belki tek elde edilemeyecek şey arkadaşlık ve aşk gibi kavramlardı. Nanobotlar sevdiğiniz bir kadından bir tane daha yaratacak kapasiteye asla gelemeyeceklerdi. Bu yüzden de aşk ve kıskançlık cinayetleri bekliyordu insanlığı.

Ama uzun vadeli düşünüldüğünde ölümsüz bir insan için aşk denen olgunun yeri ve önemi ne olabilirdi? Şiir ve şarkılarda söylenen “seni hayatımın sonuna kadar seveceğim” cümlesini sınama zamanıydı şimdi. Sonu olmayan bir duygu var mıydı, olabilir miydi? İnsanlık bunu muhtemelen önünde uzanan 50 sene içinde sınayacaktı.

Yine konsorsiyum içindeki sosyologlar insanlığı bekleyen en önemli tehlikelerin başında “sıkıntı”nın, yapacak hiçbir yeni şeyi kalmamasının geldiğinin farkına vardılar. Var olan dünya düzeni içinde refah içindeki insanların çok uzun süreli yaşadığı ülkelerde bu soruna sıkça rastlanıyordu: İnsanlar intihar ediyor, farklı sapkınlıklara dalıyordu. Bu ülkelerde sıkıntı sorununun üstesinden gelinmesinin temel yolu olarak yarışma ve özellikle de spor müsabakaları gösteriliyordu.

Nanobotların gelmesini beklerken insanlık hiçbir zaman olmadığı kadar spor müsabakalarının peşinden koşmaya başladı. Çünkü sıkılıyor ve sabırsızlanıyorlardı. Üstelik spor müsabakalarının insanları birbirine yaklaştırıcı, barıştırıcı bir etkisi vardı. Bu yüzden bu etkinliklerin tüm masraflarını konsorsiyum karşılamaya başladı. Eskiden mahalli ortamda yapılan futbol, basketbol ve atletizm gibi aktiviteler haftalık bazda uluslararası ortama kaydırıldı. Yüzlerce yıllık gelenek bozuldu ve olimpiyatlar önce yıllık, ardından altı aylık periyotlara kaydırıldı.

Oyuncuların çok kısa bir süre içinde nanobotlar sayesinde ömürleri boyunca yaptıkları çalışmaların birkaç katı ilerleme gösterecek olmaları gerçeği yapılan aktivitelerin heyecanını azalttı. Yapılan her antrenmanda sporcular kendilerini enayi gibi hissettiklerini açık açık ifade ediyorlardı. Örneğin atletizmde artık rekor yoktu. Sanki amatör sporcular yanlışlıkla olimpiyatlara katılmış gibilerdi.

Yine de özellikle futbol gibi rakipleriyle göğüs göğüse mücadele verilen dalların oyuncuları seyredenlere keyif veriyordu. Bir çekişme vardı. Üstüne üstlük eskiden haftalarca beklenen uluslararası müsabakalar artık günlük bazda yapıldığından fanatik olmak çok kolaydı.

Futbolun yıllarca tek geçim kaynağı olduğu ülkeler için bu bayrağı hala taşıyor olmak bir gurur kaynağıydı. Robotlu veya robotsuz en iyi olacaklardı. Bunun için ayrı bir önem gösteriliyordu bu ülkelerin yaptıkları müsabakalarda… Hakem hafifçe kolluyordu o ülkenin takımlarını ve kimse buna sesini çıkarmıyordu. Ulusal onurun zedelenmesi, halklar arası birliği bozabilirdi. Bunun engellenmesi için de genellikle uzak ülkelerin nispi olarak zayıf takımlarıyla yapılıyordu karşılaşmalar.

Köklü bir İtalyan takımıyla zayıf bir Özbek takımı maç yapacaktı İtalya’da. Ülkeler arası lig usulü karşılaşmalar yapılırken aynı zamanda boksta sıkça rastlanan tarzda unvan maçları da yapılıyordu. Bir takım, diğerlerini yenince dünya şampiyonluğu unvanını ele geçiriyor sonra da unvanını korumak için farklı takımlarla maçlar düzenleniyordu. Bir takım diğerine karşı üç kez galip gelirse seriyi kazanmış sayılıyordu. Ancak arada bu takımlardan biri 4 farklı golle galip gelirse direkt olarak nakavt etmiş sayılıyordu ve diğer maçlara gerek kalmıyordu. İşte bu İtalyan takımının yapacağı maç dokuzuncu unvan maçıydı. Herkes İtalyan takımının daha ilk maçta dördün üstünde bir fark atacağına emindi. İstatistikler ve oyuncuların form durumu da bunu gösteriyordu.

Özbek takımı maçtan üç gün önce konsorsiyumun özel uçağıyla İtalya’ya indi. Futbolcular ülkelerinin ismini duyurmak aynı zamanda biraz görgülerini artırmak amacıyla gelmişlerdi. Kazanmak gibi bir düşünceleri yoktu. Dört farkın altında kalıp İtalyanları bir kez olsun ülkelerine getirtebilmek istiyorlardı. Ama kendilerini İtalya’nın büyülü atmosferine öyle bir kaptırdılar ki ne antrenman yapabildiler ne de hangi taktikle sahaya yayılacaklarını konuştular. Antrenörleri de konuya ilgisiz kalınca yenilgiyi maçtan iki gün önce kabullenmiş oldular.

Ancak çok ilginç olaylar bekliyordu Özbek futbolcuları: Maçtan bir gece önce çok erken saatlerde yatan futbolcular maç sabahı kalkamadılar. Unvan maçı akşam saatlerinde yapılacaktı. Alışveriş yapmak için son gün olduğundan sabah antrenmanı iptal edildi ve futbolcuların öğleden sonra 14:00’te lobide buluşmaları kararlaştırıldı. Toplanma saati gelince futbolcuların hiçbirinin gelmemesi antrenörü şaşırtmadı.

Saat 15:30’da futbolculardan hiçbirinin gelmemiş olması Özbek yöneticiler gibi İtalyan yetkililerde de panik havası yaşattı. Şehirdeki polislere futbolcuların eşkali verildi ama şehirde onları gören kimse olmamıştı. Neden sonra birinin aklına odalara bakmak geldi. Oda servisini yapanlardan futbolcuların hala uyuduğu öğrenildi ve herkes derin bir “oh” çekti. Futbolcular yataklarından çok zor kalktılar. Kaba bir hesapla yaklaşık 20 saattir uyudukları ortaya çıktı. Hepsi muayene edilirken maçın iptali gündeme geldi.

Maçın oynanmaması televizyon kanallarından seyirci kitlelerine ve İtalyan hükümetinin prestijine kadar birçok şeyi olumsuz etkileyecekti. Muayeneden sonra futbolcularda hiçbir sorunun olmaması herkesi sevindirdi. Zaten formalite havasında yapılacak bu maça çıkmalarında sakınca görülmedi. Ayrıca futbolcular çok hevesli görünüyordu maç yapmaya. Yaşananlar hasıraltı edildi ve kimseye anlatılmadı.

İtalyan seyirciler sahaya çıkan Özbek takımı centilmence alkışladı. Özbek takımındakiler hayallerini süsleyen İtalyan oyuncularla birlikte bol bol fotoğraf çektirdiler. İtalyan antrenör oyuncularına rakip takımı çok ezmemeleri uyarısında bulundu. Oyuncular bunun anlamını biliyordu: Şov yapacaklar, gollerini sıralayacaklar ve karşı takımı yenecekler ama aralarını da bozmayacaklardı. Sonuçta bu maç önemli değil, bir sonraki seride karşısına çıkacakları Brezilya takımı mühimdi. Kendilerini fazla hırpalamamaları gerekiyordu. Serinin ikinci maçı olmamalıydı. Açıkçası kimse Özbekistan’a gitmek istemiyordu. İlk yarıda 4 gol atılacak ve sonrasında fark korunacaktı. Prensip olarak 6 gollü farkın ötesine geçmek ayıp kaçardı.

Müthiş seyirci desteğiyle maça başlayan İtalyan takım inanılmaz tekniğini sahaya yansıttı. Maçın henüz ilk dakikalarında takımın prensi lakaplı santrforu şık çalımlarla ceza sahasına girerek ilk golü attı. Özbek futbolcular da dahil tüm stat onun bu golünü alkışladı. Golden yaklaşık üç dakika sonra, tecrübe kazanması için bu maça çıkarılan ve oldukça heyecanlı 17 yaşındaki geleceğin yıldızı futbolcu kendi takım arkadaşlarının ayağından topu aldı ve kendini göstermek için kaleye inanılmaz bir şut çekti. Kaleci, yapısından umulmayan bir refleksle topu çıkardıysa da futbol bilgisi oldukça zayıf Özbek defansı pozisyonu takip etmedi, genç İtalyan kalenin bir metre önünde tekrar topla buluşup topu kaleye yuvarladı. Ters tarafa yatmış olan kaleci yine inanılmaz bir refleksle oraya atladıysa da topu çıkaramadı.

Genç İtalyan golün sevincini taraftarlarla paylaştı ancak kendi yarı alanına dönerken birkaç Özbek futbolcuya el kol hareketi yaptı. Sahadaki ve televizyonları başındaki Özbekler buna gerçekten bozulmuşlardı. İlk yarının yirminci dakikasında aynı genç İtalyan kaleye yöneldi ve defansı geçtikten sonra bir gol daha attı. Aynı el kol hareketlerini tekrarlayınca bu sefer tribünlerden tepki gördü, antrenör bu hareketleri gençliğine vermedi ve onu değiştirmek için kenarda oyuncu ısıtmaya başladı.

Üçüncü golden sonra kaybedecek bir şeyi kalmayan Özbek takımı oyuncuları bir araya gelerek konuştular ve en azından terbiyesiz İtalyan’a gününü göstermeye karar verdiler. Akıllarından geçen onun pas almasını engellemekti, yoksa onun gol atmasını engelleyecek bir yol bilmiyordu hiçbiri. Oyunu başlattıktan sonra Özbek takımının en iyi oyuncularından biri topla kendi etrafında oynamaya başladı. Üstüne doğru gelen İtalyan orta saha oyuncularına topu kaptırmadan bir çalım atmayı düşündü ve inanılmaz kıvrak hareketlerle aralarından sıyrıldı. Yaptığı bu hareket tribünleri ve televizyonu başındakileri ayağa kaldırdı. Kimse o ana kadar bu hareketin böylesine çabuk bir şekilde yapıldığını görmemişti. Ardından sahayı enine kat etti. Bu arada üç rakibine daha çalım attı.

Arkadan yeterli destek gelmediği için ileri hamle yapamıyordu Özbek forvet. Sahayı bir kez daha enine kat etti. Kendi farkında değildi ama öyle bir şov yapmıştı ki İtalyan orta saha ve defansı hayatlarında ilk kez bu kadar komik duruma düşüyordu. İtalyan oyuncular kadar seyirciler de şaşkındı. Alkışlamakla yuhalamak arasında kalmışlardı. Özbek forvet bir sağa bir sola giderken kaleye yönelmeye karar verdi. Arkasında dört İtalyan olduğu halde koşmaya başladı. Kimse ona yetişemiyordu. Çalımlarla ceza sahasına girdi. İtalyan takımının en tecrübeli defans elemanı bunun yılın golü olmasını engellemek için ceza sahası içinde çift ayağıyla rakibinin bileğine hamle yaptı ama geç kalmıştı. Kalecinin şaşkın ve çaresiz bakışları arasında top üç direğin arasından geçti. Top kaleye girdiğinde İtalyan defans elemanının çift ayak tekmesi de Özbek futbolcunun bileğine gelmişti. En yakın Özbek futbolcu 25 metre gerideydi. Yine de herkes kemik sesini duydu.

Hakem golü vermek için orta alana koşarken kart vermeyi unutmuş veya bilerek vermemişti. Özbek futbolcular bir yandan sevinirken bir yandan da arkadaşlarının yanına koştular. Hakem ve diğer İtalyan oyuncuların tavrı onları çileden çıkarmıştı. Yerde yuvarlanan bir insandı. Bileği muhtemelen kırılmıştı. İtalyan defans oyuncusuna bağıran bir Özbek orta saha futbolcusu hakem tarafından sarı kartla cezalandırıldı. Bu haksızlık karşısında çileden çıkan oyuncu hakeme kendi dilinde küfürler savurdu. Hakem de ikinci sarıdan kırmızı kartı vererek Özbekler’i on kişi bıraktı. Takımdan beş kişi arkadaşlarının saha dışına taşınmasına yardımcı olurken kalan üç kişi hakeme bağırmaya devam ediyordu. Hakem bunlardan ikisini oyundan atmakta tereddüt etmedi. Üçüncüsünü atmamak için oradan koyar adımlarla uzaklaştı. Muhtemelen bir daha unvan maçı yönetemeyecekti.

Seyirciler kime nasıl bağıracaklarını bilemez haldeydi. Karşı takım mucize bir gol atmış, oyunculardan birinin bileği kırılmış, haksız yere sekiz kişi kalmışlardı. Üç kişi oyundan atıldıktan sonra oyunu rölantiye alan İtalyan takımı sessiz sedasız iki gol daha attı ve ilk yarıda istediği dört farka ulaşarak soyunma odasına gitti. Özbekler sinirden kuduruyordu.

Soyunma odasının en şaşkın ismi Özbek antrenördü. O telaşla sakatlanan oyuncusunu değiştirmeyi unutmuştu. Ancak soyunma odasında yatmakta olan arkadaşlarını görünce bunun farkına vardılar. Son on beş dakikayı 7 kişi oynamıştı takım. Soyunma odasında takımın ve sahanın en yaşlısı, 37 yaşındaki takım kaptanı herkesi çevresine topladı:”Sinirden kuduruyorum. Lütfen herkes hayatının maçını çıkarsın. Gördünüz istersek gol atabiliyoruz bunlara. Sizden bir mucize daha istiyorum. Bu adamlara bir gol daha atmazsak ülkeme dönmek bana ve sizlere haramdır…” Bu sözler karşısında antrenör şaşkınlıktan küçük dilini yuttu. Ama esas şaşırtıcı olay, o bağrış çağrış arasında sakat Özbek futbolcunun ayağa kalkıp arkadaşlarıyla zıplaması oldu. Kimse buna bir anlam veremedi. Demek ki ayağı kırık değildi.

Takım sahaya çıkarken İtalyan seyircilerden alkış aldı. İtalyanlar maça top çevirerek başladı. Özbek futbolcular 8 kişi, canla başla mücadele ediyorlardı. İkinci yarının dördüncü dakikasında topla buluşmayı başardılar. Beş futbolcu aynı anda aralarında paslaşarak hızlı hücuma çıktı. O ana kadar görülmemiş bir hızla gidiyorlardı. Eğer akıllı bir futbol yorumcusu, en arkadan çıkan oyuncunun hızını ölçmeyi aklına getirseydi, İtalya’da asrın dünya rekorunun kırıldığını görebilirdi. Eğer bu futbolcu 100 metre koşmuş olsaydı 7 saniyenin altına inebilirdi. Ama o atağın muhteşemliği arasında kimse buna dikkat edemedi. Yıldırım gibi inen çizgiye inen Özbek kanat oyuncusunun ortasına yerden üç metre zıplayan “ayağı kırık” forvet oyuncusu kafa attı.

Tribünler suskun, İtalyan takımı oyuncuları şaşkındı. Tecrübeli İtalyan antrenör gidişatın çok tehlikeli olduğunu görerek hücumdan oyuncu çıkarıp defansa yönelik üç oyuncu birden aldı. Ama Özbek takımı durmuyordu. Topu kendi sahalarında tekrar kaparak bu sefer altı kişi hücuma kalktılar ve bir gol daha attılar. Maçı alacaklarına inanmaya başlamışlardı. Sanki Tanrı, görünmez eliyle Özbekler’e yardım etmeye başlamıştı. Kaşla göz arasında, maçın bitmesine 15 dakika kala iki gol daha atarak beraberliği sağladı Özbek ekibi. Saha kenarında birbirine sarıldıklarında hakem gelerek üç oyuncuya daha sarı kart gösterdi. Ama Özbek ekip bu haksızlığı umursamadı bile. Onların kazanacak bir maçı vardı. Bitime on dakika kala sanki hiç maç etmemişçesine hızlı koşan Özbek ekibi bir gol daha attı ancak gol ofsayt gerekçesiyle sayılmadı. Tabii ki haksız bir karardı bu.

Bu arada İtalyan oyuncular rakiplerine inanılmaz tekmeler atmaya başladı. Oyun tekme yememek için hızlı koşan Özbeklerle iyice futbolu bırakan İtalyanlar arasında komik bir hale dönüşmüştü. İtalyan seyircilerin çoğu tribünleri terk etti. Korkunç bir tekme yiyerek yerde kalan Özbek futbolcudan açılan topu yine diğer orta saha futbolcuları alarak kaleye yöneldiler. Hakem o ana verdiği saçma kararlara bir yenisini ekleyerek faul düdüğünü çaldı ve maçı durdurdu. Orta sahanın hemen gerisinde durdurulan Özbek takımının sinirden kuduran defans oyuncusu herkesin şaşkın bakışları arasında topu kaleye vurdu. Yıldırım gibi giden top kaleye girdi. Stadyumda derin bir sessizlik oluştu. Sessizliği atışın yerinden kullanılmadığını “iddia eden” hakem bozdu. Defans oyuncusu topa bir daha vurdu, top bir kez daha kaleye girdi. Hakemin yapacak bir şeyi kalmamıştı, golü verdi.

Özbek takımı öndeydi. İtalyanlar kaderlerine razı bir şekilde oyunu başlattılar. Hakem düdük zoruyla İtalyan takımını kale önüne kadar getirdi. Kaleye doğru havalanan topun altında anlamsız bir penaltı verildi. Kaleci penaltıyı ve ardından karşı karşıya kaldığı iki oyuncunun çektiği şutları çıkardı. Topla beraber ileri çıkarak dört kişiyi çalımladı ve gol attı. Geriye kalan üç dakika Özbek takımının iki gol daha atması için yeterli oldu ve bir unvan maçı ilk kez 9-5 gibi bir skorla sona erdi.

İlk kez bir deplasman takımı İtalyan takımını evinde yenmiş; ilk kez bir deplasman takımı 9 gol atmış; ilk kez bir İtalyan takımı 4 fark yiyerek nakavt olmuştu. Tabii bunlara ilk kez orta sahanın gerisinden gol atılmış, ilk kez 8 kişilik bir takım rakibini yenmiş gibi şeyleri eklemek mümkündü. Ama maçın her saniyesi farklı bir ilke sahne olmuştu.

Maçtan sonra antrenör dahil tüm oyunculara apar topar doping kontrolü yapıldı ancak hiçbir sonuca ulaşılamadı. Özbek oyuncular ülkelerinde krallar gibi karşılandılar. Dünya basını İtalyanlar’ın yenilmesi ve Özbekler’in yarattığı mucize üstüne manşetler attılar. Ancak ortada insanüstü değil, insan ötesi bir durum vardı. Normal şartlarda insanların vücutları böyle çalışmazdı. Bunu kimse sorgulamadı, olayı bir noktadan minik robotlara bağlamak kimsenin aklına gelmedi.

Haydi halk bilgisizdi, bu organizasyonları tertipleyen konsorsiyum neredeydi? Ancak insanların akılları bir kez ihanet etmeye başlayınca hep böyle giderdi.

Bu sadece bir başlangıçtı. Ama bunu henüz kimse bilmiyordu.


Pinokyo peri ve elma yanaklar

Posted: September 11th, 2009 | Author: | Filed under: Hikayeler | No Comments »

Herkes yanlış biliyordu. Pinokyo babası Gepetto tarafından yalnızlığını gidermesi için yapılmamıştı. Gepetto neyin ne olduğunun bilinmemesi için aptal bir aracıydı. Zaten değil kukla yapmak burnunun ucunda olup biteni görecek becerisi yoktu.

Pinokyo bir peri ürünüydü. Periler istediği her şeyi yapabilecek yetenekte büyücülerdi. Kendilerine büyücü denmesini istemezlerdi çünkü genelde o tip kadınlar yaşlı ve sivri burunlu olurlardı. Periler her daim gülerler, elma yanaklı olurlar, sarı saçlarıyla mutluluk dağıtırlardı.

Pinokyo peri tarafından tasarlanmıştı. Özel olarak üstünde çalışılmış bir sanat eseriydi. Bir şeyi eksik mi fazla mı olmuştu, hafif bir defosu vardı. Ama peri, tüm her daim gülen elma yanaklı sarışın gibi kendini beğenmişti. Kendini beğendiği için de bir takım hataları görmezden gelmesi normaldi.

Perinin Pinokyo’yu yapma sebebi çok basitti: Tüm güzeller gibi biraz kelimesinin kaldırabileceğinden daha çok yalnızdı. Yalnız olmasa ne olacaktı ki kimseyi yanına almıyordu ki. Bir çocuk ondan hoşlanmıştı da nasıl da elma yanaklarıyla güle güle, şirin davrana davrana onu yanından uzaklaştırmıştı. Çocuk güler yşüzlü bir kadın görünce ona bir perilik yapacak zannetmişti de nasıl elma yanaklı tekmesi yemişti kıçına.

Ama ne oldu? Her etrafından erkek iten güzel kadın gibi yalnız kaldı. Ama ne oldu? Her yalnız kalan güzel kadın gibi ballının teki olduğu için kendine, kendini oyalayacak bir kukla yaptı işte.

Kimse Pinokyo’ya bir şey sormamıştı. Kocaman bir meşe ağacıydı o. Ne yapması gerektiğini düşünmeyen, sadece dik duran, uzaklara bakan, yapraklarının arasından geçen rüzgara şaşıran, köklerinden gelen suya şaşıran, insanların birbirlerini nasıl ve neden sevdiğine şaşıran bir ağaçtı o. Sonra bir peri geldi ve ona sormadan onu bir kukla haline getirdi.

Peri Pinokyo’nun kendine gelince gördüğü ilk şeydi. Doğar doğmaz perinin kocaman kocaman gözleri, kocaman kocaman gülüşü, lüle lüle sarı sarı saçları… Elma elma yanakları… Tekrar tekrar… İkişer ikişer…

Pinokyo muhtemelen aşık oldu. Eğer aşık olmanın ne olduğunu bilseydi “vay be aşık oldum” der ve gün batımlı restoranlara gidip kendin içkiye vururdu. Ama onun için aşık olmak bir tahta kurusunu vücudunun muhtelif yerlerinde barındırmak, zaman zaman için için kaşınmak, sert rüzgarlarda eğilememek gibi. Tarif edilebilecek bir şey değildi.

Pinokyo’nun hayatı boyunca yapacağı yaşayacaı çok hatalar olacaktı ama en büyük ve birinci hatası perinin ona gülerek bakmasından anlam çıkarması oldu. O sandı ki peri ona gülerek bakarken hisli duygular besliyor tahta vücuduna karşı. Eh be Pinokyo kadın iyilik perisi. İşi iyilik yapmak. İşi sana ve senin gibilere güzel güzel bakıp gülmek.

Pinokyo dünyanın en akıllı tahta parçası değildi ama kendi içinde tutarlı bir mantığı vardı. Pinokyo kendi kendine diyordu ki eğer bana gülüyorsa, eğer bana iyilik yapıyorsa beni seviyordu. Peri kenri ruhsal boşluklarını doldurabilmek için erkek yaratmıştı Pinokyo’yu ve doğal olarak da kukla da böyle düşünüyordu işte. Erkekler böyle düz mantıklı ve basit yaratıklardı işte.

Ama dedik ya olay özünde böyle değildi. Bir süre Pinokyo’yu iyi biri yapmak için uğraş veren peri bundan sıkıldı. Çünkü o bir kadındı. Periler kadın olurdu. Kadınlar kendi iyi ve kötülerine göre değerlendirirlerdi diğerlerini… İyi ol derken kafasından o sırada geçen bir şey oluyordu mesela… Ona göre iyi oldurtuyordu. Sonra başka bir yere uçuyordu aklı. Vay sen niye öyle oluyorsun da böyle olmuyorsun deyip ilke söylediğinin tersini buyuruyordu. Kafa göz giriyordu Pinokyo’ya. Bir de orasını burasını uzatıyordu ceza olarak… Erkeklerin en büyük cezasıydı orasının burasının yaptığı yanlışların ardından uzaması… Yalan söylediği için mi uzar uzadığı için mi yalan söyler polemiği…

En sonunda peri kararını verdi: “Seni insan yapacağım”. Pinokyo insan olmak nasıl bir şey pek anlayamadı. Aşık olmayanın aşık olmanın ne demek olduğunu bilemediği gibi. Peri yine kendi kafasına göre bir iş yapıyordu. Hemen gidip insan arkadaşlarına insan olmanın nasıl bir şey olduğunu sordu. Tahta bir kukla olmaktan çok farkı yoktu. Ama kalp ağrısı biraz daha fazlaydı. Pinokyo kalp ağrısının nasıl bir şey olduğunu sordu, aldığı cevap ilginçti:

“Hani tahta kuruları yok mu içini kemiren… Hani öldüremezsin onları bir türlü.İlaç sıksan gözüne kaçar… Ezmeye çalışsan içindeler nasıl elin ulaşacak. Dışarıdan vurursun da vurursun sanki onları sarsabilecek gibi. Sonunda göğsün acır daha fazla. Gece yarıları çok düşünürsen çıtır çıtır seni yediğini duyarsın… İşte öyle bir şey.”

Pinokyo bunları duyunca derin bir soluk aldı ve periyi çağırdı. Peri güzel gülüşü ve elma yanaklarıyla geldi. “Ben ne istersem yapacak mısın” diye sordu Pinokyo. Tabii ki yapacaktı peri. Bunu güzel mavi gözlerini bir iki kez şirin şirin kırpıştırarak onayladı. “O zaman” dedi Pinokyo ve aklından geçeni söyledi.

Ertesi gün güneşin ilk ışıkları Pinokyo’nun odasını aydınlattı. Pinokyo artık yatağında değildi. Pinokyo artık bildiğimiz anlamda bu dünyada bile değildi. O perinin oyuncak adamı olmak yerine dört kapılı bir gardrob olmayı yeğlemişti. Gepetto baba Pinokyo’nun odasına geldiğinde “nereye kayboldu bu sıpa kesin bir kuklacının peşinden gidip balina tarafından yutulmuştur” gibi klişe bir şeyler söyledi. Odadaki yeni dört kapılı dolaba çok da dikkat etmedi.

Dolabın kapağını açıp kaparken periye olan aşkından iç geçiren bir kukla sesi duyabilirdi dikkatli kulaklar.


Minyonun tuhaf hikayesi

Posted: September 7th, 2009 | Author: | Filed under: Hikayeler | No Comments »

Galaksinin sıradan takımyıldızlarından birindeki bir gezegende hayat her zamanki akışında sessizce ilerliyordu. Gezegende iki canlı türü vardı: Minyonlar ve makronlar. Kendi içlerine kapalı, birbirlerinden uzakta yaşayan türler ölümsüz olarak bilinirdi. Her iki türün arasında büyük ve kalın bir duvarla ayrılmış tarafsız bir bölge vardı. Bu bölgeye girmek yasak değildi ama hoş da karşılanmazdı. Kimse bu bölgenin neden kalın duvarlarla yapıldığını bilmezdi. Sonuçta istediğiniz gibi girip çıkabildiğiniz bir yerde bu duvarların işi ne.

Her iki tür de köklerini bilmiyordu. Nereden geliyorlardı, nereye gidiyorlardı belli değildi. Makronlar göreli olarak düz varlıklardı. Hayatlarında hep bir eksiklik var gibi yaşarlardı. Çok üretir çok denerler çok fazla şeyin peşinden koşarlardı. Hiçbir zaman bir tam oluşturacak yapıları yoktu sanki. Kendi aralarında günün birinde aradıklarını bulacaklarını, hatta bazılarının bulduğunu ve buradan çok uzaklara gittiğini anlatıp dururlardı. Anlatıp dururlardı diyoruz ama çok da konuşkan varlıklar değillerdi.

Minyonlar görünüşte daha sade ama özünde karmaşık yaratıklardı. Makronlarla aralarındaki tek bağ, içlerindeki “bir şey” beklentisiydi. Bu beklentiyi asla doyuramıyorlardı. Ama makronlara kıyasla bunu yapacak güzel bir yol bulmuşlardı: Minyonlar şaşırma güdüsünden besleniyorlardı. Birisi onları şaşırttığında tatmin duygusu yaşıyorlardı. Ne kadar çok şaşırırlarsa o kadar mutlu hissediyorlardı kendilerini. Çok şaşırdıklarında… Asla çok yoktu onlar için. Daima daha fazlasını arıyorlardı. Daha fazlasını bulamayan minyon ne oluyordu? Bunu kimse bilmiyordu. Bir şekilde ortadan kayboldukları bilinirdi kimse de bunu kurcalamazdı.

Mavi minyon, türünün en cüretkar bireylerinden biriydi. Daha iyiydi. Daha iyi olası daha çok beslenmesi gerekliliğini ortaya çıkarıyordu. Daha çok şaşırmak istiyordu. Daha zor şaşırır olmuştu. Daha küçük çağlarında büyüklerinin bir ayda yediğine bir günde ihtiyaç duyar hale gelmişti. Hep daha ileri gidiyordu. Giderken artık buradan geri dönemem diyordu ama her seferinde de bir adım geri atacak yeri vardı.

Siyah makron sessiz bir biçimde hayatı anlamaya çalışarak uzun uzadıya yürümeye başladı. Onun hayatındaki boşluk neydi onu bile bilmiyordu. Belki de hayatındaki boşluk, hayatında ne boşluk olmasını bilmemesiydi Onu doldurunca… Her şey yerli yerine oturmaya başlayacaktı.

İki farklı türün arayışları, sınırdaki kalın duvarların arasında son buldu. Oraya nasıl gelmişlerdi bilmiyorlardı. Soru işareti ve arayış böyle bir şeydi işte. İnsan nereye varacağını bilemezdi soruların peşine takıldığında. Düşünceli bir biçimde yerdeki taşları sayarak yürürken birbirlerinin farkına varmadılar. Çok yakınlaştılar ve birbirlerinin farkına varmadılar. Birbirlerini görebilmeleri için büyük bir gürültüye kafa kafaya çarpışmaları gerekti. Ki bu çarpışma da kafalarında şimşeklerin çakmasına neden oldu. Veya onlar böyle olduğunu sandılar. Veya belki de şimşek çakmasının sebebi kafaları değil kalpleriydi.

Kafaları birbirine çarpıncaya kadar birbirlerini fark etmemiş olsalar da hemen ve çok hızlı kaynaştılar. Minyon makronun merakını dindirirken makron da minyonu öğrendiği şeylere farklı ve şaşırtıcı kullanımlar yaratarak doyuruyordu. Sonsuza kadar mutlu ve mesut olabilirlerdi eğer her seferinde daha çok isteyip birbirlerini zorlamasalardı… Minyon ve makronların tarihi hep daha iyisini istemekle daha iyi bir hale gelmişti. Bu iş galaksinin birçok köşesinde böyle dönüyordu. Ama galaksinin her yerinde abartmanın sınırları vardı.

Bir süre sonra minyonun eski tadı ve hevesi kalmadı. Şaşırmak kainatın en kıt kaynaklarından biriydi. Çünkü şaşırtmak kadar kolay tüketilebilen bir şey yoktu. Bir şey söyle, şaşırsın sonra bir daha söylediğinde şaşırırsa ya bir seferde anlamayacak kadar aptaldır ya bir şey söylediğinizde sizi dinlemeyecek kadar sizden nefret ediyordur veya tekrar şaşırmaya çalışacak kadar sizi çok seviyordur.

Minyonlar akıllı ve karşılarındakinin söylediğine değer veren yaratıklardı. Ama bunun bir kötü sonucu olarak sıkılıyorlardı işte. Makron önce uzay konusunda sahip olduğu bilgi birikimini aktardı. Minyon şaşırdı. Sonra rüzgarı anlattı, minyon şaşırdı. Sonra gökyüzünü anlattı minyon oldukça şaşırdı. Sonra yeryüzünü anlattı. Minyon eh dedi. Sonra konular tükenir gibi oldu.

Makron’un minyona anlatırken öğrendiği, daha doğrusu fark ettiği bir durum vardı. Ne olduğunu kendi kendine bile itiraf edemeyeceği bir şeydi öğrendiği. Öğrendiklerinden yola çıkarak minyonun giderek soğumakta olan şaşırma güdüsünü beslemeye başladı. Üstündeki mavinin uzaydan ve yakından nasıl göründüğünü anlattı. Sonra havadaki akımların, ki onlara rüzgar deniyor, onun mavisini nasıl gökyüzüne taşıdığını, oradan da aşağı ona getirdiğini anlattı. Rüzgarın onun mavisine yaptığı katkıları ve ondan aldıklarını anlattı. Sonra yeryüzünde böylesine güzel bir mavinin olup olamayacağını anlattı seçtiği en güzel kelimelerle.

Minyon aldıklarından son derecede mutluydu. Evet bunların hepsi de onu şaşırtmıştı, içeriğini çok düşünmeden.

Makron minyonlar hakkında bir şey daha öğrendi. Belki de bu onun öğrendiği son şeydi. Çok umursamazlardı. Karşılarındakinin ne demek istediğini çok da dikkate almıyorlardı.

“Ben seni çok sevdim” dedi makron. Ardından adeta buharlaştı ve minyonun aldığı nefesle bir oldu.

Hayatında bu kadar çok şaşırmamıştı minyon. Aldığı makron nefesle beraber iliklerine kadar titredi. O ana kadar olduğu her şeyden farklı bir minyon haline geldi. Aslında o ana kadar minyondu, o andan itibaren farklı biri, bir makron oldu.

Makron vereceği her şeyi, sevgisini verdikten sonra sessizce kalın duvarların arasında havaya karıştı.

Şimdi eski minyon, yeni makronun öğrenme zamanı başlıyordu. Ama o, içine birkaç nefeste aldığı siyah makronu hatırlamıyordu bile…


50 santimetre arkadan

Posted: July 22nd, 2009 | Author: | Filed under: Hikayeler | No Comments »

Hava boğucu derecede sıcaktı. Avrupa’nın batısında gün boyu gitmeyen, kimilerinin bunalıma girip intihar etmesine neden olan bulutlar o bölgede kurtarıcı olarak tanımlanıyordu. Ama bulut görmeyeli sanki yıllar olmuş gibiydi. Çocukların bir bulut resmi çizemeyecekleri kadar uzun zamandır ne bir bulut görünmüş ne bir yağmur damlası düşmüştü. Sanki yıllardır yağmıyordu yağmur. Belki bu büyük bulut özlemi yüzünden, belki de cehennem sıcağından korunmak için beyaza boyalıydı oradaki ev. Uzun ve tembel yaz günlerinde keyifle oturmak için inşa edilmiş ama mimarın akılsızlığı yüzünden gün boyu güneşe bakan veranda yanıyordu. Eğer oradan bir itfaiye eri geçse mutlaka bu ahşap evin yakınlarında bir yangın musluğunun konmasını isterdi.
Uzun, sıkıcı ve boşa geçmiş bir hayatın trajikomik portresi gibiydi adam. Sıradan bir köyün alışılagelmiş çiftliklerinden birinde yaşıyordu. Herkesin gittiği bir okula gitmiş, herkesin öğrendi şeyleri öğrenmiş, tam orta dereceyle mezun olmuştu. Farklı olmak için yanıp tutuşmamıştı hayatının hiçbir döneminde. Sonrasında da zaten farklı bir şeyler yapmaya vakit bulamamıştı. Sene başında ne kadar ürün vereceği belli olan bir buğday tarlasını sürüp kaça satacağı çok önceden belirlenmiş hasat alıyordu yıllardır. Ne bir böcek girerdi tarlasına ürününü kırıp onu aç bırakacak ne de bir damla fazla yağmur damlası düşerdi toprağına evinin camlarındaki o sıradan perdelerini değiştirecek. Yaşlanana kadar o kadar sıradan bir hayat sürmüştü ki eğer sıradanlığın bir rütbesi olsaydı, onu kesin mareşal ilan ederlerdi.
Günün birinde kendinin o kadar da sıradan olmadığının farkına varmıştı. Gözleri kasabada beraber yaşadığı bütün yaşıtlarından önce bozulmuştu. Hayatının değişmeye başladığı andı bu. Köyün doktoru onun sivri kafası ve kepçe kulaklarının kavrayabileceği gözlükler bulmakta zorlanmıştı. Köyün tüm yaşlılarının taktığı kalın çerçeveli kemik gözlükler yerine yuvarlak çerçeveli metal gözlük bulmaya çalıştı onun için. Bu küçük değişim bile onu ölesiye tedirgin etmişti. Eğer kolunun bir parçası gibi her zaman yanında gezdirdiği, saman küremeye yarayan büyük çatalı gözleri görmediği için ayağına batırmasaydı gözlük almanın gereksizliğine bile inandırabilirdi kendini.
Mecbur kalınca kabul etti kasaba doktorunun gözlük ısmarlama önerisini. Gözlüğünü en yakın şehirden getirteceklerdi.
Bu değişim onun hayatına dünyanın en sıra dışı kadınını soktu. Şehirden gözlüğünü kasabaya getiren 20’li yaşlarının sonlarındaki sarışın kadını ilk gördüğü anda o güne kadar aslında hiçbir kadına bakmayarak, evlenmeyi aklından bile geçirmeyerek ne kadar sıra dışı bir adam olduğu anlayıverdi. Kadın güzeldi. Hele sıradan bir kasaba için fazla güzeldi. İyi giyimliydi. Düzgün taranmış saçları boynundan hiç eksik etmediği broşu ile fark yaratıyordu bakanların hayatında. Eğer bir kez gülebilseydi gerçekten çok daha güzel olabilirdi.
Elbette kadının da gülebildiği zamanlar olmuştu. Aristokrat bir ailenin tek kızıydı. En iyi okullarda, en yetkin öğretmenler tarafından yeryüzünün tüm görgü kuralları öğretilerek büyütülmüştü. Ama doğumundan 85 sene sonra keşfedilecek olan bir şeker hastalığı yüzünden yerinde duramayan, kalıplara sokulamayan, hep farklılıklar arayan bir yapısı vardı. Zamanının kabul edeceği limitlerin dışında erkeklerle beraber olmuş, bir o kadarıyla evlenmiş ve boşanmıştı. Sadece birkaç yıl içinde ailesinin yüz karası olmuştu. Ülkenin en önemli görevlerinden birkaçını üstlenmiş babasının kalbi onun bu uçarılıklarını kaldıramamış, henüz ellili yaşlarında durmuştu. Genç kadın elbette babasının ardından birkaç gün gözyaşı döktü, ardından hayatına ve erkeklere kaldığı yerden devam etmek için kıyafetlerini giydi. Sokağa çıkarken gözü yaşlı annesi ona bir annenin kızına sarfedebileceği en ağır sözleri söylememiş olsaydı hayatı yine böyle devam edecekti: “Senin yüzünden öldü baban. Senin o kaltak yaşamın yüzünden. Senin yüzünden yalnızım, senin yüzünden hayatımın tek varlık sebebi olan adamı kaybettim. Ve sen bundan tek bir ders bile almadın. Ve ben de seni yalnız bırakıyorum.” Annesinin camın içinden geçip sokağın sert zeminine çarpmadan önce söylediği son sözlerdi bunlar.
Sonrasında elbette ki paralar suyunu çekti, evi ve sahip olduğu her şeyi, bedeni de dahil olmak üzere satışa çıkardı. Mümkün olan en sefil hayatı yaşarken gülmeyi unuttu. Ta ki bundan da sıkılıp gitme vaktinin geldiğini anlayana kadar.
Yaşadığı şehri terk edip bir şirkette karın tokluğuna getir götür işleri yapmaya başladı. Günün birinde yakındaki kasabalardan birinden gözlük siparişi geldiğini söyledi başında çalışan ve ona asılıp duran patronu. Onun işi olmamasına rağmen seve seve kabul etti bunu. Ve sıradan kasabaya gelip sıradan bir adama gözlüklerini ve hayatının kalanını teslim etti.
İlk görüşte aşk olarak niteledi köydekiler bu durumu. Hayatı boyunca yalnız yaşayan bu adama vurmuş en büyük piyangolardan biriydi bu kadın. Herkes çok kıskandı onların bu sıra dışı birlikteliklerini. Herkes sebebini sordu, bazıları dedikodu yaptı. Ama kimse ne bu aşkın sebebini, ne de kadının daima kocasının 50 santimetre arkasından yürümesinin sebebini anlamadı. Kocası da anlamadı bunu…
Aslında kadın da tam olarak biliyordu bunun sebebini. Adam gözlüklerini denerken, arkadan bakmış ve ona sarıla ihtiyacı duymuştu. Sıradan adam başta irkilmiş ama kadının sıcak kollarının bedenine dolanmasına izin vermişti. Sonrasında da evliliğe kadar sürüp gitmişti bu.
Adamın vücuduna ait değilmiş gibi duran boynu, kepçe kulaklarının vücuduna yaptığı açıyla onun yüzünden ölen babasının kopyasıydı. Babası onun yüzünden gitmiş, ama sonra onu affetmiş ve günün birinde geri gelmişti işte. Ama sadece arkadan… 50 santimetre mesafeden…


Hayatın ratingi

Posted: July 22nd, 2009 | Author: | Filed under: Hikayeler | No Comments »

Televizyon koltuğuna gömülmüş oturuyorsun. Çok para verilerek alınmış koltuğun derisi üstünde yıllardır oturulmaktan lime lime olmuş, parçalanmış, içinin beyaz pamukları dışarı taşmış. Sadece senin değil, üstünde taşıdığın yalnızlığın yükü yüzünden paralanmış bir zamanların pahalı deri koltuğu. Elinde sıkı sıkı tuttuğun uzaktan kumanda… Sanki bu dünyadan kopup gitmeni engelleyen son araçmış gibi tutuyorsun kumandayı. Sanki hayatında değiştiremediğin bir türlü değişmeyen şeyleri farklılaştırmak istermiş gibi sert sert basıyorsun tuşlara. Tuşlara basarken, aritmik hayatına nazire yaparcasına kendinin bile fark etmediğin belli bir düzen içinde basıyorsun… Türkülerde aksak ritim diye adlandırılan bir tempo bu. Sen tabii ki bunu bilmiyorsun.
Tematik olarak sınıflandırılmış kanallar arasında baş ve son arasında gidip geliyor yolun. Kısa süreli dizi filmler arasında sörf yapıyorsun önce. Güldürmekten, eğlendirmekten başka hiçbir amacı olmayan diziler. Tıpkı hayatının o umarsız başlangıcı gibi. Geleceği düşünmeyelim. Bir sonraki bölümde ne olacağı stresine girmeyelim. Eğer gülünecek yeri kaçırırsak arkadan gelen kahkaha efekti bizi uyarsın ve Pavlov’un köpeği gibi şartlanalım, gerilsin yanaklarımızdaki dudağımıza yakın kaslar… Öncesiz ve sonrasız diziler arasında bittikten 15 dakika sonra belki de hiç hatırlayamayacağın anlamsız bir mutluluk… Aklında arkadaşlarına “dün dizide ne vardı biliyor musun” diyecek kadar dahi iz bırakmayan bir mutluluk…
Burada durmak seni tabii ki mutlu etmeyecek. Etse ne zaten en uzunu 20 dakika. Bitiyor ve yenisinin başlaması için 24 saat daha beklemen lazım. Hemen daha uzun vadeli bir şevk buluyorsun kendine ve film kanallarından birine geçiyorsun. Bir aşk filmi oynuyor. Ortasından yakalamışsın. Zaten hiçbir aşk filmini başından yakalayamamışsın ki hayatın boyunca… Gerçi sonuna kadar da sabretmemişsin ya da film senin sonunu bekleyeceğin çekici olmamış. Adam kadını öpünce, ya da sevenlerin nasıl kavuşacağını anlayınca, filmdeki hep üçüncü şahsı oynayan komik olması gereken ancak esas kadına aşkını açıklamak yerine esas adamın açıklamasına yardımcı olunca bırakıvermişsin filmi. Bu oynayan da öyle bir film. Daha birkaç sahnesini görünce kimin kiminle olacağı, kimin kiminle olmayacağını anlayıveriyorsun. Tiksiniyorsun filmden. Ama sen bunun içinde gezince göğsünün sol tarafında bir ağrı hissettiğin için değil, “delikanlı adam böyle film mi izlermiş” diyerek kapatıyorsun filmi. Etrafta kimse anlamasın göğsün sol nahiyesinin sızladığını. Filmler neler olup bittiğini bilse de olur. Kimseye söylemez onlar.
Ardından bir savaş filmi çıkıyor karşına. İyi adamların çok iyi, kötü adamların çok kötü olduğu bir savaş filmi. Hayatın boyunca dünyayı hep böyle algılamadın mı? Yanına yaklaşanları hep çok iyi sandın, sana uzak olanları tas kafalı Nazi askeri yaptın kafanda. İyi sandıklarının kurşunları hep daha derine indi, ameliyatla iyileştirilemeyecek yaralar açtı. Hep Naziler geldi yaranı sarmaya. Sarı kafa Naziler’i iyi diye tanımlamamak için yırtıp durdun kendini. Tek kötülüğü senden uzak olmak, senin konuştuğun dili konuşmamak olan sarı kafalar… Onların yardım isteğini geri çevirdin hep. Sırtını müttefik sandığın adamlara vermek yerine Nazilere verseydin çok çok gazi olurdun, şu anda olduğun gibi şehit değil.
Kurşun yemek seni geriyor ve bir uzay filminden içeri giriyorsun kumandanın en uçtaki tuşuna basarak… Olmazların dünyası. Uzayda nefes alan adamlar, tabancalarından ışık çıkan kadınlar… O kadınlar ki bir kez saklandı mı vurulmazlar… O ışıklar ki sen o renkleri güzel sandın. Kötü bir şey oldu mu “hop” ışınla kendini başka dünyalara. Karşıdan düşman uzay gemisi geldi mi bütün gücü kalkanlara ver. O kalkanlar ki seni bir tek renkli ışın silahlarından korurlar. O ışınlar ki kalkanlar olmasa gemiyi sallayıp kontrol panelinden kıvılcımlar çıkarırlar…
Ve bir umut… Çocuk kanalı. Büyükler seyretmez ki diyorlar. Sana ne desinler. Sen sevdikten sonra… Yine de gözün kapıda ya içeri biri girer ve senin çocuk kanalı seyrettiğini görürse. Koca gözlü, kabarık saçlı kadın ve erkekler. Veya genelde başına ne gelirse gelsin asla ölmeyen, hatta yaralanmayan, karşısındakine kızmayan kedi ve fareler. Kimi zaman kedinin kovaladığı, çoğu zaman farenin, yani kovalananın kazandığı, koruyup kollaması gereken köpeğin genellikle debil zeka seviyesinin üstüne çıkamadığı çizgi filmler. Üstelik çizgi filmlerin arasında gerçek hayatta asla aynı boy ve renklerde olmayan oyuncak reklamları. Çoğunlukla pilleri koymayı unuturlar ve senin hevesin kursağında kalır, ertesi günü beklersin onlarla oynayabilmek için. Ertesi gün ise asla kutusundan yeni açılmış oyuncak değildir onlar. Senin heyecanın da aynı değildir. Oyuncaklar kutusundan bir kez çıktı mı senin heyecanın en az yarı yarıya azalır.
Ve en sonunda bir belgesel kanalı. Senin gizemli sandığın şeylerin sebep ve sonuçlarını sonuna kadar anlatıp bütün büyüsünü kaçıran şerefsiz belgeselcilerin ekmek kapısı. Ne olur sen en hızlı koşan hayvanın aslan sansan… Bok böceklerinin sihirli dünyasını anlatarak seni mikrakozmoslara sıkıştırmaya çalışan belgeselciler. Neymiş efendim aşk dediğimiz şey hormonalmiş, neymiş bahar rüzgarları bizde biyolojik bir dengesizlik yarattığı için biz kendimizi aşık sanırmışız. Sen bir belge mi arıyorsun yaşadıklarını doğrulamak için veya yaşadıklarını bilimsel temellere yaslamak için? Şerefsiz belgeselciler sihir bozarak para kazanır. Üstelik uyuturlar insanı…
Uzaktan kumanda yakın etmez hiçbir şeyi. Adı üstünde, uzaktan… Yapabileceğin tek şey uyumak, rüya görmeye çalışmaktır. Rüyalarında uzaktan kumanda olmadığı için midir, yoksa kendi kanalının genel yayın yönetmeni olduğundan mıdır… Rüyalarında kanal değiştirmezsin. Neyle başlarsan onunla uyanırsın.


Uzyadan aldatılmaya bakmak

Posted: July 22nd, 2009 | Author: | Filed under: Hikayeler | No Comments »

İnsanlık tarihinin en önemli zamanlardan birinde yaşıyorlardı: Ölümsüzlük mümkün olacaktı. Ölümsüzlüğü kazanmak için çok zorlu yollardan geçmişti insanoğlu. Ne ilaçlar, ne doğal yiyecekler, ne doktorlar… Ancak en sonunda ölümsüzlüğün ilacı izafiyet teorisinde bulunmuştu. Ne diyordu izafiyet teorisi? Karmaşık., karmakarışık. Einstein’ın dili dışarıda fotoğrafı kadar basit olsaydı bulduğu her kuram insanlık belki ölümsüzlüğü yüzyıllar sonra yakalayamazdı.
Özetle bir gemiye binilecekti, uzaya gidilecekti, belli bir hızın üstüne çıkılacaktı. Sonra dünyaya dönüldüğünde zaman daha yavaş geçecekti gidip gelenler için. Belki tam anlamıyla ölümsüzlük değildi bu ama insan ömrü sadece birkaç dakika içinde binlerce yıl uzayacaktı işte. Tuhaftı bu fizik denen şey.
Tüm bunların mümkün olabilmesi için bir deneğe ihtiyaç vardı. Sağlam bir denek. Belki geri gelmeyecek bir denek. İnsan ırkından bir kişinin riskleri göze alarak uzaya gidip gelip ilk ölümsüzlük şarabından içmesi gerekiyordu. Bunun için seçmeler yapıldı, en deneyimli astronotlar arasından bir kişi seçildi. Uzaya gidiş zamanı belirlendi. Ancak her şey beklendiği gibi gelişmedi.
Bu projeye baştan beri karşı çıkan bir grup fizikçi inanılmaz bir iddia attı basına: Gidecek ilk kişinin geri gelmesi 100 yıldan fazla sürecekti. Ondan sonra gidenler için bu süreç dakikalar seviyesine inebilirdi ama ilk gidenin geri gelmesi mutlaka uzayacaktı işte. Projenin durdurulup 100 yıl sonra başlaması bile tartışıldı. Ama insanlık ölümsüzlüğe o derecede inanmış ve harekete geçmişti ki ilk giden kişinin yüz sene beklenmesi ve sonrasında gelen kuşakların ölümsüz olmasına oy çokluğu değil oy birliğiyle karar verildi.
Seçilen astronot o kadar çok insan tarafından tanınmış, o kadar çok gidişe hazırlanmıştı ki her şeyi göze alarak bu yolculuğa çıkmaya karar verdiğini açıkladı basına. Tüm dünya ailesini, mutlu yuvasını bırakacak, döndüğünde tanıdık kimseyi bulamayacak olan astronotun aldığı bu kararı eleştirdi.
Astronotun mutlu bir yuvası, iki oğlu ve lise çağlarında evlendiği bir karısı, ayrıca astronotluk sınavlarına girerken tanışıp aşık olduğu bir sevgilisi vardı. Tabii bunu çok az kişi biliyordu.
Karısı, meşhur biriyle evlenmiş, sonsuza dek yaşayacak bir insanlığın ilk neferiyle aynı yatağı paylaşmış olmanın getirdiği kadınsı bir gururla sanılandan çok daha metin bir şekilde karşıladı bu fikri. Tabii ki ölünceye kadar bağlanacak maaşın da etkisi vardı bunda…
Uçuştan bir gece önce tüm dünya onu son kez uğurlamak için büyük bir sürpriz parti verdi. Tüm dünyanın katıldığı bir partinin sürpriz olması çok zordu. Ancak tüm dünya bu sürprizin bir parçası olduğu için sanılandan çok daha kolay gerçekleşti.
Son kez maç seyretmek için stadyuma götürülecek olan astronot kendisine sürpriz diye bağıran binlerce insanla karşılaştı. Hayatı boyunca tanıdığı herkes bir film şeridi gibi önünden geçiyordu. İnsanlığın en tanınmış insanı olarak inanılmaz bir araştırma yapılmıştı.
Sırasıyla herkesle konuşmalar yapıp bir daha bulamayacağı şimdiki hayatıyla vedalaşırken en son sıra ailesine geldi. Küçük oğlu henüz her şeyin farkında olamadığından bir yıldız getirmesini istedi. Büyük oğlu “hani bana bisiklet kullanmayı öğretecektin” dedi. Son kelimeleri kullanırken astronot göz yaşlarına boğuldu.
Karısı onu teselli etmek için kucaklarken “umarım o yıldızlardan bir daha geri dönemezsin” diye fısıldadı. Kocasının bir sevgilisi olduğunu son anda öğrenmiş her kadın bunu yapar mıydı bilinmez… “O yıldızlardan dünyanın olduğu yere her baktığında benim seni bir başkasıyla aldattığımı bilmek sonsuz yaşamında sana son hediyem” dedi…


Hayata kameralı takip

Posted: July 22nd, 2009 | Author: | Filed under: Hikayeler | No Comments »

Yaşadığı travmalar onu evde yaşamaya mahkûm etmişti. Kolay değildi. Çocukken evlerine giren bir gürültücü bir hırsız babasını uyandırmıştı. Eğer babası “kedidir kedi” demiş olsaydı, gürültücü ancak bir o kadar psikopat hırsızın bıçak darbelerine maruz kalmayacaktı. Aradan 20 geçen 20 yıllık babasız ve tedirgin hayatının ardından o bir iş gezisindeyken evlerine giren bir başka hırsız karısını ve çocuğunu almıştı ondan. Bunların bir tesadüf olduğuna inandıramıyordu artık kendini. Ona göre gizli bir örgüt vardı ve bu örgütün görevi onun hayatını zehir etmek, sevdiklerini elinden almaktı.

Önce kendini güvende hissedeceği farklı yöntemler aramaya başladı: Önce ailesinin bireyleriyle oturmayı düşündü. Ama o kadar çok insan kaybetmişti ki onlarla geçinebilmesi mümkün olamıyordu. Vazgeçti. Daha iyi bir muhite taşındı. Daha sağlam kapılar yaptırdı, daha kalabalık ve kapısında bekçilerin oturduğu bir apartmanda oturdu. Ama hırsızlık gizli örgütü onu izlemeye devam etti. Buna rağmen gecenin bir yarısı camdan giren hırsız evine girerek cüzdanını alıp çıktı.

Bu son gelişmenin yarattığı travma yenilir yutulur bir şey değildi onun için. Evine kapandı. Bu konuda yapılabilecek, paranın satın alabileceği en büyük teknolojiyi satın almak için bildiği tüm arkadaşlarını harekete geçirdi.

Teker teker güvenlik firmalarına da güvenmiyordu. Kendi güvenliğini kendi araçlarıyla sağlamayı planladı. Sensormatic kelimesini bir kenara yazmasını ve bununla ilgili her şeyi satın almasını önerdi ona en yakın ve en teknolojik dostları. Hiç ikiletmeden sensormatic.com.tr adresine girdi. Tüm cihazları teker teker ısmarladı oradan. Camlarının dışına hareketli kameralardan ekletti önce. Böylece evinin dışından da gelen tehditlere karşı kendini koruma altına almış oldu. Kameralar hareketli olduğu için kötü niyetli birinin evinin önünde kör bir noktada durabilmesi fiziksel olarak imkansızdı. Bu arada yine Sensormatic yetkilileri onun için kameraları harekete duyarlı hale getirmiş ve gün içinde olup biteni seyredebilmesi için dijital kayıt sistemiyle donatmışlardı. Hayat onun için çok daha güvenli hale gelmişti böylece…

Ama bununla da kalmadı. Çünkü onun yaşadığı travmalar çok sağlıklı bir insanı dahi psikopat hale dönüştürebilecek şeylerdi. O yüzden evinin önünden kimlerin gelip geçtiğini, kaç kişinin gelip geçtiğini öğrenmek istedi. Bunun da cevabını verdi Sensormatic ona. Öyle bir sistemdi ki bu… Basit bir kamera ile yazılımın gücünü birleştiriyor, o gün kapısının önünden veya sokaktan kaç kişinin geçtiğini söyleyebiliyordu ona. Paranoyasını besleyecek verilen çıkarabiliyordu o da böylece… Bugün düne oranla 50 kişi az geçti. Bugün Pazar gününden bile fazla araba geçti kapımın önünden. Geçen araba sayısı insan sayısından fazla oldu. Evdeki sıkıntılı hayatı ayrı bir renk kazanmıştı.

Bu kadar uğraştıktan sonra evinde kendini güvende hissediyordu artık. Evinin içine döşediği cihazlara karşı ölen karısına duyduğu cinsten bir aşkla bağlanmıştı. İnsanlar kendilerine güven verenleri seviyorlardı. İnsanlar kendilerine güven veren şeylere aşık oluyorlardı. Evindeki kamera ve izleme sistemlerine kadın isimleri vermeye başladı.

İşini yaparken bilgisayarlara muhtaçtı. Her zaman telefonla konuşmak da mümkün değildi. Bu yüzden bilgisayarına bir mesajlaşma programı koyarak gün içinde raporlama yaptığı kişilerle konuşmaya başladı. Çalıştığı şirketlerden biri raporlama işini abarttı ve gün içinde üç dört rapor birden istemeye başladı. Evin içinde dahi işlere yetişemeyecekti neredeyse. Eğer raporları iseyten o kız o kadar güzel olmasaydı… Eğer gözleri annesinin çocukluğunda hayran olduğu o güzel gözlerine benzemiyor olmasaydı… Yapılacak iş değildi.

Kız biraz da mahcup bir biçimde “yine değişiklik istiyorlar raporda” deyince tüm sinirleri ayağa kalkıyordu. Çünkü bir istek diğerini tutmuyordu. Rapor her el değiştirişinde farklı bir hal alıyordu. Sonuçta baktığınızda tek bir rapordu bu ama bir türlü bitmiyordu. Ama o kız… O kadar güzeldi ki reddedemiyor hatta sinirlenemiyordu bile. En kötüsü de şirketteki yönetici takımının raporun basılmış hali üstünde düzeltmeler yapmasıydı. Zira herkes kağıtların üstüne yazdığı için bunların internet üstünden paylaşılması çok da mümkün olmuyordu. Gerçi o güzel kızla saatler boyu konuşmalarını sağlıyordu ama bazen bu bile yetemeyebiliyordu.

Şirket yöneticileri bunları dokümanların bilgisayar üstündeki hallerinden düzeltme yapılması yerine daha aptalca bir çözüm üretti ve belgelerin raporu hazırlayanlara elden verilmesine karar verdi. Bunu kim yapacaktı? Elbette ki güzel kız… Ama dam bunu istiyor muydu? Evine birinin gelmesine kapıdan içeri girmesine hazır mıydı? Hemen bu konuda neler yapılabileceği Sensormatic’e soruldu. Sensormatic’in cevabı basit ve netti: Elbette yapılabilirdi. Bu işe özel hazırlanmış biyometrik çözümler yıllardır güvenle kullanılıyordu zaten.

Sonuçta kızın biyometrik ölçüleri, parmak izi veya retina taraması sisteme girilecekti. Kız geldiğinde apartman kapısını parmak iziyle açacak, doğru kata geldiğinde zile basmak yerine gözünü retina taramasından geçirerek kapının açılması için bekleyecekti. Filmlerde görüldüğü gibi bu cihazların akıllı hırsızlar veya acar ajanlar tarafından kandırılması mümkün değildi. Bu yeni sistemler eve birinin gelmesi için onun güvenlik kıstaslarını yerine getiriyordu.

Kızın eve gelip gidiyor olması adamın hayatında yeni bir kapı açtı. Artık kızı en az Sensormatic kadar seviyordu. Buna emindi. Ona güveniyordu. Kapıdaki biyometrik cihazlar ona olan güvensizliği yüzünden değil kızın güzel gözlerini ve hatta içini görebilmek için önemli bir araçtı. Rapor gibi önemsiz konuları önden hızlıca bitiriyorlar ardından hayata yönelik konuşmalar yapıyorlardı. Aralarında belki de olmaması gereken bir elektrik doğmuştu.

Günün birinde rapor teslimi sırasında adamın eli kızın ellerine değdi. Adam o anda kararını verdi ve kıza sarılarak kendine doğru çekti. Belli ki kız bunu beklemiyordu. Veya bekliyordu ama bunu istemiyordu. Ufak tefekliğinin getirdiği kıvrak bir hareketle kurtuldu adamdan. “Rapor tamamdır” diyerek hızlı adımlarla çıktı gitti evden.

Adam pişman olmuştu yaptığına. Yine bir rapor gönderimi sırasında kıza bağlanarak yaptığının yanlış olduğunu anlatmaya çalıştı bilgisayarın tuşlarında gezinen uçarcasına parmaklarla. Kız duraksayarak yazıyordu. Önemli olmadığını söyledi önce… Sonra uzunca bir süre, sanki kafasında yerine oturtmaya çalıştığı bir şeyler varmış gibi bekledi. Ardından “benim vücudumda bir sorunum var” dedi. Adam anlamamıştı, “hastalık mı… hasta mısın” diye yazdı korkarak… “Metala karşı alerjim var. Vücudumun bir noktasına metal değerse kabarıyor vücudum ve haftalarca kaşınıyorum” dedi kız. Adam iyice şaşırdı. “Yani?” diyebildi… Kız bir süre daha durduktan sonra “akşam raporu getirdiğimde bunu sana uzunca anlatmak isterim” diyerek kestirip attı.

Akşam hareketli kameralarla tüm sokağı gözledi adam. Her zaman yaptığı gibi kızın minibüsten inmesini, sokağı geçmesini izledi. Kamerayla ona zum yaptı. Gözleri, akşamın geç saatine rağmen siyah gözlüklerle örtülüydü. Elleri cebinde yürüyordu. Sık sık gözlüğünün altına bir mendil sokuyordu. Apartmana gelip parmağını kapı açma düğmesine dokundurdu. Apartmanda yukarı çıkması normalden daha uzun sürdü. Gözünü retina taramasına yaklaştırdığında kıpkırmızıydı. Hatta gözbebeklerinin hizasına kadar yaşlarla doluydu.

Adam heyecanla kapıyı açtı. O zaman kızın gözlerinin ağlamaktan kızardığını anladı. Retina taramasının buna rağmen çalışmış olması etkileyiciydi. Çünkü bu gözleri çok iyi tanıyan biri eski gözlerden eser olmadığını söyleyebilirdi. “Buyurun raporunuz” dedi kız resmi bir üslupla… “İçeri girmeyecek misin” dedi adam konuşmayı eski havasına sokmaya çalışarak… Hayır dedi kız… Ona sol elini uzattı. Tokalaşmak için ters bir eldi bu. Adam şaşırdı. O da kıza sol elini uzattı ister istemez. Kızın bir parmağı kızarmış ve neredeyse yara olmuştu. Sol elinin yüzük parmağıydı bu. Altın bir yüzük vardı bu parmağında.

“Evliyim” dedi kız artık göz yaşlarına engel olmaya çalışmadan… “Evet sizi çok sevdim ama üç yıllık evliyim. Ben bu cihazın…” gözleri kapıdaki cihazın üstünde gezindi “Sensormatic’in size verdiği güveni veremem size. Yanlış şeyler olsun istemedim. Bunu ben de yaptım ama yanlış yaptım…” Koşar adımlarla merdivenlere yöneldi.

Adam kapıdaki bir süre kalakaldı. Sonra kapıyı kapatıp standart kilitlerini yerine oturttu. Bilgisayar sisteminin başına geçti. Kızın apartman kapısında oturmuş ağlarkenki halini gördü. Bunu kayıt etmeye başladı. Kızın yavaş yavaş sokağın sonuna doğru sarsak adımlarla yürümesini izledi. Yoldan bir taksi çevirmesini zum yaparak izledi. Gözleri hala kıpkırmızıydı. Kapısından gelip geçenlerin sayısında bir kişilik azalma olacaktı bundan sonra. Sensormatic de söyleyecekti bunu ona mutlaka. Bu son görüntüleri hiç silmedi bilgisayarından. Keşke Sensormatic güvenliğin her alanında verdiği desteği bu alanda da verebilseydi, keşke baştan bu kız hakkında her şeyi söyleyebilseydi ona… Günün birinde bu markanın hislerini güvene alacak bir çözüm üreteceğine emindi.


Gözlerini gözlerimden ayırma hiç

Posted: July 22nd, 2009 | Author: | Filed under: Hikayeler | No Comments »

Başladıktan tam 16 gün, 4 saat sonra şiddet durdu. Nedensiz başlamış, nedensiz durmuştu. En azından çevredekiler öyle sanıyorlardı. Askeri birlikler temkinli bir biçimde silahlarını indirdi. İtfaiye kırmızı ışıklarının tamamını söndürüp siren seslerini sonuna dek kısarak söndürme işlemine girişti. O yaygarasıyla bilinen ambulanslar bile sessizdi. Öyle söylenmişti. En ufak bir çıtırtı bile felaketin yeniden başlamasına neden olabilirdi. Son 388 saat bunu herkese çok iyi öğretmişti.’

‘Her şey başladığında henüz ortalık aydınlıktı. Belki de işin vahameti bu yüzden anlaşılamadı. Alevler ne kadar büyürse büyüsün ortalık aydınlıktı ve olayın gerçekleştiği meydana gelmeden kimse yangının ne kadar büyüdüğünü anlayamıyordu. Sürekli bir yerler, sonra yeni bir yerler tutuşuyordu arka arkaya. Eğer bu bir terörist saldırıysa, böylesi, şimdiye dek ne görülmüş, ne de duyulmuştu. Sistematik bir biçimde yayılan yangın, sokaklardan mahallelere, meydanlardan şehrin merkezine doğru neredeyse yürüme hızında yayılıyordu.

Trafik, sadece yangının olduğu ve ilerlediği bölgede değil, o şehirle komşuluğu olmayan illerde dahi tıkandı. Şehrin ulaşımı felç oldu. Böylesi bir durum daha önce hiç görülmemişti ve bu yüzden de deprem, sel baskını ve benzeri felaketler için bir planı olan yetkililerin eli ayağı birbirine dolaşmıştı. İnsanları evlerine sokmak mümkün değildi. Herkes yangının geldiği bölgelerden uzağa kaçmaya çalışıyordu. Uzağa ama nereye?

Akşam haberlerinde, önce küçük televizyon kanallarından birinde, ilginç bir görüntü yayımlandı. Küçük bütçeli kanalın araba bulamayan, mesleğe yeni girmiş acemi muhabiri almıştı bu görüntüyü. Diğer muhabirler yangına bu kadar yaklaşmaya cesaret edemezken, o yanlışlıkla yüzünü yalayan alevlerin ortasında kalmıştı. Kamerasını çalıştırmış, bari ölürken kahraman olmak istemişti. Alevler uzaklaşırken ölmemiş olmanın haklı gururunu, yangın sebebinin en önemli kanıtlarıyla birlikte kamerasında taşıyordu.

Bir adam! Orta boylu, kalabalıkta dikkat çekmeyecek bir adam! Alevlerin ortasında duruyordu görüntülerde. Ama öyle diğerleri gibi sağa sola koşuşturmuyordu. Yanlışlıkla, kaçamadığı için alevlerin ortasında kalmış değildi. Zira o nereye giderse alevler de onunla birlikte gidiyordu. O, alevlerin ortasında değildi. Bir diğer deyişle alevler onun çevresindeydi.

Küçük kanalın bunu göstermesinin hemen ardından diğer televizyoncular işin üstüne atladılar. Canlı yayına belediye başkanları, valiler ve polis müdürleri bağlandı. Olayı araştırıyoruz diyordu herkes. Ama kimse bilmiyordu neyin ne olduğunu işte. Salak değil, sadece donanımsız ve bilgisizdiler.

Ertesi sabah, şehrin köprülere kadar olan kısmı alevlerle boğuşurken ilk kez ciddi fikirler ortaya atılmaya başlandı. Bunda; gece boyunca sağa sola anlamsızca koşuşturup duran televizyonların yorgunluktan bitap düşüp saçmalamayı kesmesinin, akıllı uslu gazetecilerin gazetede yazdıklarının yayımlanmasının büyük payı vardı. Piromani diye bir şeyden bahsedildiğini duymuştu bir gazeteci ve bunun olasılığı üstünde duruyordu. Bu aslında psikolojik bir terimin adıydı. Yangın çıkarmak için saplantılı olan, psikolojik bozukluğu olanlara piroman deniyordu. Diğer taraftan beyin gücüyle ısıyı belli bir noktaya odaklayarak yangın çıkarabilen kişiler için de bu sözü söylemek mümkündü. Doğruluğu bile tartışılırdı. Şimdiye dek bazı vakaların görüldüğü öne sürülüyordu ama yine de bu derecede büyük ve önemli kanıtlar ele geçirilememişti. Uzmanlar çağrıldı. Sabahtan küçülen alevler öğlene doğru yeniden göğe yükselmeye başladı. Öğlene doğru gelen uzmanlar bunun piromanın uyumasından, daha sonra da uyanmasından olabileceğini öne sürdü ki bu gayet akla yakın bir yaklaşımdı.

Öğle saatlerinde yangının ilerlemesini durdurabilmek için bu kişinin durdurulması gündeme geldi. Öyle ya, eğer alevler onunla beraber ilerliyorsa o ilerlemezse yangın da ilerlemezdi. Fikir beğenildi. Zaten şehir içi bazı limitlere gelinmişti. Şehri ortadan ikiye bölen suyun üstünden geçen geniş bir köprü vardı. Eğer neredeyse tamamı yanıp kül olmuş şehirde bir taraftan diğerine geçilmek isteniyorsa, bu köprü mutlaka kullanılmalıydı. Her ne kadar olayı kıyamet gününün habercisi olarak gören bir takım yobazlar “o gerekirse uçarak da geçer” gibi entelektüel yorumlar yapıyorsa da bu herkese çok mantıklı geldi. Acaba bir piroman suya düşerse ne olur? İşte bu, herkesin aklındaki soruydu ve köprüde durdurulmaktan bunu anlıyordu herkes. İntikam duyguları kabarmıştı insanların!

Köprünün girişinde, diğer tarafta barikat kurmuş olan tanktan bir ses duyuldu: “Suçlu! Dur ve teslim ol. Canın yanmayacak” Bu sahneler hemen tüm televizyon kanalları tarafından dakikası dakikasına çekiliyor, neredeyse bütün dünya yayını canlı olarak izliyordu. Herkes nefesini tutmuştu. Sarf edilen her kelime dünyanın değişik dillerine çevriliyor, her adım ve bakış anında canlı yayındaki psikolog ve doktor ordusu tarafından yorumlanıyordu. “Suçlu yanlış kelime” dedi uzmanlardan biri kanallardan birinde, “mutlaka bu onu daha çok kızdıracak, içindeki nefretin büyüyerek alevlere dönmesine neden olacak. Söylenecek doğru kelime “hey sen” olmalıydı!

Suçlu bunları duymamıştı. Duysaydı belki hak verirdi, ama duymadı. Ne var ki karşısında tankların arkasından emir veren sesi kesinlikle duymuştu ve şimdiden ondan nefret ediyordu. Öyle bir nefret ki! Bir önceki gün “o”ndan ettiğinden de fazla. Bunun için amyant kıyafetinin altından seslenen adama daha önce kimseye bakmadığı kadar dikkatle baktı. Kim bilir belki de bir gün önce gördüğü adam gibi başkalarının karılarıyla yatıyordu, aileleri dağıtıyordu. Kim bilirdi? Kimin neyi bilip bilemeyeceği bir yana, amyant elbisenin içinde bir parlama oldu. Neler olup bittiğini kimse anlayamamıştı ki amyant elbisenin içindeki adam elindeki hoparlöre, dünya basın tarihinin en çirkin canlı yayın çığlıklarını armağan etti. Etrafındakilerin anlamsızca çırpınmaları, “üstüne su sıkın, kum dökün” saçmalamaları arasında eriyip gidiverdi adamcağız.

Kimse yayını kesememişti. Hiçbir yorumcu olayı yorumlayamadı. Herkes ağzı bir karış açık olayı seyretti. Latin Amerika ülkelerinden birinde, oranın saatiyle gece yarısı canlı yayını seyretmekte olan 6 yaşlarında bir çocuğun “e ateş etseler ya” sözünü dinlemişçesine, çevresindeki herkesin şaşkın bakışları arasında bir askerin parmağı tetiği sıvazladı ve yüklenip horozu düşürdü. Hızla ilerleyen kurşun piromanın sol omzunun üç santim üstünden, kulak memesinin birkaç milim altından geçip gitti. Bu hareket, bardağı taşıran son nokta olmuştu. Bardak oldukça “caf caflı” bir biçimde taştı. Tüm silahların içindeki kurşunlar tetik yardımıyla değil, yolun karşı tarafında duran adamdan gelen ısı tarafından silahların içinde patladı. Orada barikat kurmuş hemen tüm güvenlik görevlileri ya öldü, ya da ikinci dereceden iyi olmayan yanıklara kavuştu.

Piroman köprüyü geçti. Şehrin diğer tarafına ulaştı. O ve onu takip eden gün boyunca ne kadar cin fikir varsa onun üstünde denendi. Dürbünlü tüfekle çok uzaktan ateş etme denemeleri, kurşunun adama varmadan bir şekilde sekmesiyle son buldu. Uzmanlar bunun kurşunun hava katmanlarının farklı sıcaklıklar yüzünden aynı suya giren bir kaşığın görüntüsünün kırılması gibi kırılması yüzünden olduğunu belirtti. Suyun üstünden seken bir taş gibi kurşun farklı sıcaklıklar arasında yön değiştiriyordu. Bunun yanında el bombaları ve hatta tank mermileri dahi ulaşamadı piromana.

“Yorulmayacak mı, gücü bitmeyecek mi” sorularının her birine sıkı bir yanıttı piromanın düz ama kararlı yürüyüşü. Otoyoldan yürümesini sağlamak, girişlere barikat kurup oradan geçmesini engellemeye çalışmayı denedi yetkililer. Ama olmuyordu işte. Zira o ağır gitse de bir otomobil değil, bir yayaydı işte. Gerekirse banketlerin üstünden atlayıp çimenlerin üstünden yürüyebiliyordu. Bütün şehir atlanan her engelden sonra daha bir paniğe kapılıyordu. Sıra kendilerine geliyordu ve üstelik kararlı adımlarla geliyordu. Nereye doğru gidiyordu sorusunun cevabı çok yoktu. Gökten takip eden helikopterlerden birinin fazlaca aşağı inmesi ve benzin deposunun parlamasıyla havadan takibin de çok akıllıca olmayacağına karar verildi. Bu karara uymayan bir televizyon helikopteri düşüp içindekiler basın şehidi olduktan sonra piroman şahıs olarak gözden kayboldu. Nereye gittiği sadece alevlerden takip ediliyordu artık.

Altıncı günde piromanın muhtemel gidiş istikametindeki tüm şehir boşalmıştı. En azından nispi olarak insan kayıpları azalacaktı bundan sonra. Zaten artık yakıp yıkma zamanları da sona ermişti. Piroman aptal bir Godzilla değildi. Onun gibi ilerliyor olsa da o bir insandı. Muhakeme yeteneği vardı. Diğerlerinin onun ateşinin takip ederek nereye gittiğini anladığını çözdü ve zaman zaman ortaya çıkarak ortalığı yakıp yıkmaya başladı.

O ana kadar yapılmış en zekice planı sekizinci gün sabahı bilim adamlarıyla konuşan yetkililer ortaya koydu. Sonuçta bu adam bir şeyler yiyip içiyordu. Restoranda garsonlardan hizmet almadığına göre yolda bulduğu şeyleri yiyip içiyordu doğal olarak. Müthiş planla piromanın gitmesi muhtemel yerlerdeki büfelere uyku ilaçlı ve hatta zehirli yiyecek ve içecekler kondu. Sonuçta piroman bir şekilde bunları yiyecek ve etkisiz hale getirilecekti. Dahice bir plandı bu. Ne var ki planı uygulamaya koyacak olanların müdürleri salaktı. Bir politikacı halkına umut verebilmek için ekranlara çıkarak “Bugün içinde piroman kesinlikle etkisiz hale getirilecektir” dedi. Gazeteciler nasılını sordular, politikacı mırın kırın etti. Gazetecilerden biri “atom bombası atıp tüm şehirle beraber onu da mı gömeceksiniz” gibi dahiyane bir komplo teorisi yaratınca (ki bu konu gerçekten de düşünülmüş ama kabul görmemişti) “Yok artık” dedi politikacı, “biz halkımız için çalışıyoruz, onu zehirleyeceğiz”.

Herkesin yüreğine su serpildi. Piroman dahil. Daha önce de belirtildiği gibi piroman ne bir hayvan, ne de salaktı. Üstelik televizyon seyredebilme yeteneğine de sahipti. Neler olup bittiğini gördü, yolunu değiştirdi, biraz da yiyecek stoku yaptı ve işin içinden sıyrıldı. Belki de insanlığı kurtarabilecek tek dahiyane plan bu şekilde çöpe gitti.

Dokuzuncu gün akşamı, büyük televizyon kanallarından birinde, inanılmaz bir haber yayımlandı. Tüm dünya bu haberi ağızları açık seyretti. Piroman bir canavar değildi. Piroman bir aile babasıydı. Çocuğu yoktu henüz ve hatta olamayacaktı da. Sorun karısındaydı ama akrabaların tanıklıklarıyla bunun sorun edilmediği öğrenilmişti. Komşuların, hayatta kalanların verdiği bilgilere göre bir süredir aile içinde kadın tarafında huzursuzluk yaşanıyordu. Kadın bir süredir ekonomik kriz yüzünden evinde oturmaktaydı. Ve evine tanımadık, bilmedik insanlar girip çıkıyordu. Sağ kolu ve bacağı erime derecesinde yanmış olan komşu, piromanı değil karısını suçluyordu. “Yazık değil mi o adama, o kadar munis kocayı sabah akşam boynuzluyordu o kadın” diyordu. Öyle bir boynuzlama ki, olay efsane boyutlarına gelmiş, sabah akşam ayrı ayrı erkeklerin geldiği bir hikaye haline dönüşmüştü. Herkesin içi kalktı bu hikayeye. Zaten olayın başlangıç noktasında bulunan erimiş ve yatağa karışmış cesetler olayı doğrular nitelikteydi. 20 yaşında bir internet müdavimi teşhis edildi olay yerinde.

Küçük ve haber yapmaya parası yetmeyen kanallar hemen olayı köpürtmeye başladı: “Sizin karınız size bunu yapsa ne kadar alev çıkarırdınız” sorusu haberlerin yerini aldı. Bir takım feminist gruplar aldatan kadının öldürülmesi doğru mu sorusunun tartışılmasını bile abes bulduysa da bütün ülkede ve hatta dünyada kadına lanet okundu. Bir takım uç görüşlü gruplar ev ahlakının gitmesiyle, özellikle internetin yaygınlaşmasıyla bu gibi olayların arttığını, dünyanın sonu geldiğini söylemeye başladı. Piroman, herkesin gözünde bir anda yakıp yıkan canavar şeklini kaybedip içindeki alevleri bastıramayan kandırılmış koca haline dönüştü. Bir anlamda sempati kazandı. Hatta yukarıda adı geçen uç gruplar için dünyanın sonunu hazırlayan mesihin ta kendisiydi piroman. Bu bilgilerin açığa çıkmasının akabinde tüm dünya bu konuyu tartıştı. Birçok ülkede karısını yakan adamlar oldu, en az iki adet kocasını yakma vakası tespit edildi.

Olayın başlangıcından 16 gün ve 3 saat sonra artık neredeyse kanıksanmıştı ülkenin başına gelenler. Her şey bütün hızıyla sürüyordu ama gazetelerin manşetlerine başka şeyler gelmeye başlamıştı bile. Artık doyasıya politika tartışılıyordu ülkede. Hatta zaman zaman spor haberlerinin dahi konuşulduğu oluyordu. Yabancı basın olayı çoktan birinci sayfalarından düşürmüştü. Dünyanın süper güçleri buna bir çare bulacaktı eninde sonunda. Ama ülkenin tüm güvenlik birimleri bu işle uğraşıyordu.

Piromanın içi hala yanıyordu. Karısını o adamla gördüğü anda yüzündeki ifade hala alev saçan gözlerinin önündeydi. Kapıyı açıp içeri girdiğinde o çocuk elbette ki duymamıştı ve görmemişti onun geldiğini. Ama karısı biliyordu onun evde olduğunu. Hatta odadan içeri girdiğinde herhangi bir toparlanma, kendine çeki düzen verme gibi bir zahmete bile katlanmamıştı. Sonuna kadar devam etmeye kararlıydı adeta. Ve hatta gülümser gibi olmuştu bıyık altından. Oysa ne güzeldi evlilikleri, nasıl yolundaydı her şey. Bu kadar kolay mıydı birini aldatmak, silip atmak!

O anda alnında bir damarın şiştiğini, öfkesinin gözlerinden boşaldığını hissetti. Yanaklarından akan göz yaşlarının yanağından buharlaştığını fark eder gibi oldu. Ve karısının o bıyık altı gülümsemesi çığlık atmak için fırsat kollayan bir bebeğinkine dönüştü. Karısının saçları tutuştuğunda hiç şaşırmadı sanki piroman. Parmak uçları erimeye başlarken gerçekten şaşırmıştı. Ama öylesine iyi gelmişti ki içindeki nefret dalgasına. Sonra adamı yaktı bağırta çağırta. Yanmanın boyutlarını da ayarlayabiliyordu. Evin kapısını yakarak çıkarken komşular üstüne üstüne geldi. Yanlarında oturan ve her akşam bağıra çağıra televizyon seyreden şişko adamın yanmasına özellikle üzülmedi. Gerisini de umursamadı zaten.

Fakat 16. gün ve 3. saatte mucizevi bir şey oldu: Ani bir kararla yolunu değiştirip hiç gitmemesi gereken bir yere doğru gidince, parlak kıyafetler giymiş yeşil gözlü bir kız çıktı karşısına. Muhtemelen bir çingene kızıydı o. Ama ne çingene kızıyd! O gözler ilk kez aklını başından aldı piromanın. Yangın dalgasının kesilmesi arkasından gelen ekibi şaşırttı ve o alana doğru yönelmelerine neden oldu. Herkes bu kıza dikkatle bakan piromanı görünce şaşkınlıktan küçük dilini yuttu. Kız korkmuş muydu, yoksa bilerek mi yapmıştı bilinmez, ama öyle put gibi dikilip kalmıştı adamın karşısında. Adama görünmeden arkadan yaklaşmayı deneyen bir özel harekat sorumlusu için gözünü ayırdığını ve yaktığını saymazsanız gözünü hiç kaçırmadan dik dik bakmayı sürdürdü adam. Görünen o ki o kıza baktıkça yangın tehlikesi uzaklaşmış oluyordu.

Tüm dünya kameraları tekrar piromanın üstüne dönerken ince, cılız, oldukça yorgun fakat umutlu bir şarkı sesi duyuldu içinde bulundukları şehir banliyösü sokaklarında piromanın ağzından:

gözlerini gözlerimden
ayırma hiç
ne olur

gözlerini gözlerimden
ayırma hiç
ne olur

düşsün üstümüze karlar
yaksın yüzünü rüzgarlar
damla damla
aksın yaşlar

gözlerini gözlerimden
ayırma hiç
ne olur

ellerini ellerimden
alma sakın
ne olur

ayrılmak olmaz hiç senden
rüyamızı bitirmeden
hasretini
bildirmeden

sen de beni ellerinden
alma sakın
ne olur

kanat çırpar kuşlar sana
koş gel bana
ne olur

kanat çırpar kuşlar sana
koş gel bana
ne olur

sensiz bitmiyor günlerim
beklemek oldu kederim
uzaklarda
durma derim

kanat çırpar kuşlar sana
koş gel bana
ne olur


La vie en rose

Posted: July 22nd, 2009 | Author: | Filed under: Hikayeler | No Comments »

“Kendini iyi hisset dedim sana” dedi adam. Kadının elleri kolları bağlıydı. Bu adam tarafından kaçırılmıştı. Adamın kim olduğunu bilmediği gibi üç gün öncesine kadar (ki o üç gün geçtiğini sanıyordu, aslında daha çok olmuştu) neye benzediğini dahi bilmiyordu.

Kadın 30′lu yaşlarını sürüyordu. Dünyanın en güzel kadını değildi. Bakıyordu kendine elinden geldiği kadar, işte o kadar. Bir gün takside giderken anayolda yüzüne sprey gibi bir şey sıkmıştı taksici ve gerisini hatırlamıyordu. Havaalanına gidiyordu ve yaklaşık bir hafta ülkeden ayrı kalacaktı. Bunu da taksiciye söylemişti. Neden söylemişti ki sanki? Adamın muhabbeti iyiydi.

Genelde bindiğiniz taksilerin nalet şoförlerinden değildi kısacası. Yüzünü bile görmemişti taksicinin. im bindiği taksicinin suratına bakar ki? şöyle bir taksinin halini geçirdi aklından, plakayı hatırlamaya çalıştı… Yok hatırlayamıyordu.

“İç hatlar mı” diye genel geyik muhabbeti açmıştı taksici. “Hayır Singapur” demişti taksiciye. Nedense bir anlık hava atma isteği cepreşmişti işte. Arkadaşları Paris, Londra gibi yerlere gidiyordu ama o değişiklik yapacaktı, kendini Singapur’’a atacaktı. Orada görecek doğru dürüst bir yer olmadığını da söylemişlerdi ya… Yine de değişik olmanın tadını yaşayacaktı işte. Havasını da basmıştı gerçi… Ne kadar ucuza bulduğunu kimseye söylememekle beraber iş yerindeki herkesin haberi olmuştu, oldurtulmuştu gideceğinden bir şekilde. O herkese söyleme isteği taksiciye de yansıyınca, hele ki yalnız başına bir yerlere gideceği, macera aradığı (taksiciye söylenecek bir laf mıydı bu canım) söylenince basıvermişti taksici yüzüne bayıltıcı spreyi. Kendine haksızlık yaptığını düşündü bir an. Koca şehirde her macera arayan kadın suratına sprey mi yiyor ki? Yok canım neden öyle olsun, gözünün üstünde kaşı olduğunu da söylese mutlaka yapacaktı taksici yapacağını. Ama bir hafta boyunca kimseye haber verememe durumu olan bir kadını kaçırmak için “daha çok” bahanesi olurdu bir sapığın.

İyi de taksici onun yüzünü üç gün boyunca bağlı tuttuktan sonra, yemek yerine garip, tatlı bir ekmek verdikten sonra neden “Kendini iyi hisset dedim sana” demişti sanki? insanın bu durumda kendini iyi hissetmesi olası mıydı? Bir yerde böyle düşünmek de salaklıktı. Eğer karşında bir sapık varsa, sana kendini iyi hissetmen “ricasında” bulunuyorsa kendini iyi hissedeceksin başka yolu yok.Bu arada sapık olup olmadığı konusunda en ufak bir ipucu vermedi adam. Sapık ne ki? Mutlaka tecavüz etmesi mi gerekiyor sapık olduğunu kanıtlaması için? Tecavüz kelimesinin çağrıştırdıklarını şöyle bir düşününce tüyleri diken diken oldu. Orada kaldığı zamandan beri böyle bir şeye yeltenmemişti adam ama bir insanı kaçırıp gözü bağlı bir yerlerde tutan birinden de sadece muhabbet beklemezsin herhalde. Kaldı ki adamın onu fidye istemek için kaçırmadığı gün gibi aşikardı. Zaten kimi kimsesi yoktu. Bir başka şehirdi doğup büyüdüğü yer. İyice bir iş bulup kendi kendine yaşayıp gidiyordu işte. Maaşı ancak kendine yetiyordu. Babasından annesine kalan maaşa mı göz dikecekti? Yok artık.

“Ne daldın gittin öyle derinlere” dedi adam. Ne diyor bu adam böyle arka arkaya?.. Her lafı ayrı bir polemiğe sürüklüyor insanı. Hayır bir şey değil, o kadar zaman tek bir kelime etmeyen birinden böyle şeyler beklemiyorsunuz. “Neden kaçırdın beni?” kelimeleri döküldü dudaklarından. Niye öyle söylemişti ki? Sinir oldu kendine… Şimdi ya “sana tecavüz etmek için” derse? Böyle bir cevabı kaldırabilecek miydi? Hayatı boyunca çok plansız programsız olmuştu zaten. Durup dururken kızdı kendine.

“Sana kendini daha iyi hissettireceğim” dedi adam. Buyurun bakalım. Nereye çekerseniz çekin. Büyük bir ihtimalle tecavüzden bahsediyor bu adam. Hayatında içinde tecavüz sahneleri geçen film bile seyredememişti. Böylesi sahnelerde çoğunlukla ya gözlerini kapardı, ya arkasını dönerdi. Allah kahretsin insanın başına hep en çok korktuğu şey gelirmiş ya… “Ne demek istiyorsun” diye sordu ya yine az önceki sebepten dolayı kızdı kendine. İlla adamın ağzından “sana tecavüz etmek için” kelimelerini alacak. Aman ne olursa olsun. Böyle beklemek insanı çıldırtıyor. Zaten kaç gündür elleri arkasından bağlı. omuzlarını hissetmiyor artık. Ellerine kan oturmuş olmalı. Parmaklarının uçları donuyor. Dudaklarında çatlaklar oluştuğunu hissediyor. Olsun ve bitsin mi? Tecavüzü kabullenmek mi oluyor bu? Tecavüz olursa bitecek mi? Hayat her geçen saniye daha da zorlaşıyor. Bu adam onu hayatta bırakmaz gibi geliyor ona. “şimdi neler olacağını göreceksin” zaten dedi adam. Ona doğru yaklaşmaya başladı. Bir an içinden bir şeylerin çekildiğini hisseder gibi oldu kadın.

Adam onu bir çuval kaldırır gibi sağ omzunun üstüne koyarak dışarıdan ışık gelmeyen, daha karanlık bir odaya götürdü. öteki oda aydınlıktı. Camdan ışık geliyordu. Neden bağırmamıştı sanki kadın? Bir an için kendine çok kızdı. Ama bir kez daha düşününce… Bu adam onun bağırmasına izin verir miydi bakalım? Ya boğazını kesiverirse? Daha mı iyi olurdu? Bu arada bütün bunları adamın omzunda bir aşağı bir yukarı sallana sallana giderken düşünüyordu ki bir an, içinde bulunduğu durum ona çok komik geldi. Adam onu yaklaşık bir metre genişliğinde aralığı olan iki duvarın arasına dikkatlice bıraktı. Kadının kafası az daha arkasındaki duvara çarpıyordu. Bir an kendini küçük bir kutuya girmiş gibi hissetti. Altında metal bir plaka vardı. Plaka bel seviyesinden itibaren bitiyordu. Tecavüz için hiç de uygun bir ortam değildi bu iki duvarın arası. Bunun içine su serpmesi mi gerekiyordu onu hiç mi hiç düşünmedi. Yine de elleri arkasından bağlı olduğu için kalkması veya hareket etmesi mümkün olamıyordu. Kaderine razı bir biçimde bekleyecekti.

Zaten beklemesi de çok sürmedi. “Beni gerçekten seveceksin” dedi adam. “Hayatı toz pembe gördüğünü söyleyeceksin” dedi yarı muzip bir sesle. Kadın için her şey bir bilmeceye dönüşüyordu. Adam yanından bir kutu çıkardı. Karşı duvardaki kırmızı ışığın aydınlattığı odada bu küçük kutunun varlığını hissetmemesi garip gelmedi kadına. Adam kutunun üstündeki düğmelerin biriyle oynamaya başladı. önce küçük bir vınlama hissetti kadın. Sonra gözünün önünde şimşekler çaktı. Müthiş bir acıyla gerildi vücudu. Ayakları kendi isteğinin dışında sağa sola oynamaya altındaki metal plakaya değen yerleri yanmaya başladı. Elektrik! Adam ona elektrik veriyordu. Bunu anlaması epey sürmüştü. Adamın elindeki kutuyla tekrar oynamasıyla acısı dindi.

Kendini bir garip hissetti. Vücudu az önce içinden geçen acının etkilerini azaltmaya çalışıyordu. Altındaki metal plakadan geçen elektrik beyninin bir bölümünü de alıp götürmüştü sanki. Adet dönemlerinde yaşadığı sancıyı hatırladı. çok sancılı geçerdi bu dönemler ve genellikle asabi olurdu bu yüzden. Sonra küçüklüğünde omzunun çıktığı zamanı ve acısını hatırladı. Elektrik bunların hiçbiriyle kıyaslanamazdı. çığlık atmış mıydı? Hayır. Beklemediği bu şok onun dilinin tutulmasına neden olmuştu. “Ne yapıyorsun sen manyak” diyecek oldu. Ancak hem yaşadığı şok, hem de küçüklükten beri o kurtulmak istediği peltek konuşması yüzünden “y”leri “l” gibi söyledi. Adam buna güldü elinde olmadan. Hayır bu bir sapığın canice gülüşü değil, basbayağı küçükken arkadaşlarının onunla dalga geçerken taşıdıkları yüz ifadesiydi. Buna daha çok sinirlendi. Bir an “ölümden öte köy yok” diye düşündü ve avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı: “Manyak… Eşşoğlueşşek!.. Ne yapmaya çalışıyorsun bana!” Artık adamın ona kızacağını, öldüreceğini ve tecavüzü düşünmüyordu. Büyük bir dehşet dalgası beyninin ilkel kısımlarını etkisi altına almıştı. Vücudu öyle bir adrenalin salgılamıştı ki o an elleri bağlı olmasa karşısındaki adamla başa çıkıp onu yenebileceğini, elini kolunu sallaya sallaya oradan çıkabileceğini düşünüyordu. Ellerindeki bağları bir kez daha sıktı. Ancak parmaklarına daha fazla kan oturmasından, bileklerinin biraz daha çizilmesinden başka bir işe yaramadı bu.

“Benim tek istediğim beni sevmen, bana güvenmen” dedi adam. “Sen ne diyorsun be aptal” diye bağıracak oldu ya kadın, yeni bir elektrik dalgası vücudunun derinliklerine yayıldı tekrar. Gözünün önünde şimşekler çaktı bu sefer. Geçen sefer şok yüzünden fark etmediği acılarla tanıştı. şimdi daha bilinçliydi ve acının yeni yeni farkına varıyordu. Ateşin verdiği acı değildi bu, ya da herhangi bir şeyin ele batın derinin içine girmesinden çok farklıydı. Vücudu onun emirlerini dinlemeden bir sağa bir sola çarpıyor, bu bilinçsizlik de onun daha çok paniğe kapılmasına neden oluyordu. Bunun adı her ne olursa olsun çok, ama çok zordu.

Vücudundaki acının azalmaya başlamasıyla bir anda kendini gevşemiş hissetti. Bu sefer adamın elinin o küçük kutuyla oynadığını görememişti. Adam onu elindeki deri eldivenlerle belinden kavrayarak, hiç de kolay olmayan bir biçimde yerinden kaldırdı. Aslında adam o küçük kutuyla oynamamıştı. O an arkada kalan metal plaka hala küçük vınıltılar çıkarıyordu. Evet vınıltı… üstünde yatarken kafasından geçtiğini sanıyordu o sesin, gerçek olmadığını sanıyordu. Ama o ses plakadan, daha doğrusu üstünde dolaşan elektrikten geliyordu. Adam ona sarıldı. Yine de bir sapığın sarılması değildi bu. Hiç hatırlamadığı babasının sarılması gibiydi sanki. Veya lisedeyken o kendini umutsuzca seven çocuğa verdiği tek izindeki sarılması gibi… Acaba bu çocuk o çocuk muydu? Hayır o sarışındı, oldukça kiloluydu. Zaten sonradan onun bir hastalık geçirip yatalak olduğunu duymuştu ve için için üzülmüştü. Bir yandan da bir kez olsun onun sarılmasına izin verdiği için kendini kutlamıştı. Bu adam o olamazdı.

Adamın kolları gevşedi yeniden ve elleri arkadan bağlı olduğu için sepet gibi arkaya doğru yuvarlandı ve düştü kadın. Bu sefer elektrik şokundan önce yere sertçe vurduğu başının ağrısını hissetti. Hemen ardından yine titremeler sardı beynini. Acı her seferinde giderek artıyor muydu, bu adam ellindeki aletin kuvvetini her seferinde artırıyor muydu bu bilinmez. Bu sancı ve ağrılar içinde bir an adamla göz göze geldi. Adam üzülüyor gibiydi, sanki ona şefkat duyuyordu. Böyle bir şefkatin allah belasını verirken… Adam onu kaldırdı yerinden.

“Eğer acıyı hissetmek istemiyorsan bana sarılmalısın. Beni sevmeyi öğrenmelisin” dedi adam ona. Demek baştan beri bunu kastediyordu adam. Tam adamın kolları gevşerken “dur” dedi kadın ona. Durdu adam. Adamın durduğunu hissetmediği acıdan anladı. Kollarını ister istemez doladı adamın boynuna. “Neden benimle biraz konuşmuyorsun” dedi. Bunu söylerken işveli bir eda takınmaya çalışmıştı ya… Pek de beceremezdi bunu yapmayı. Zaten üstü başı baştan çıkarmaya elverişli bir kadın gibi değildi. Zaten elektrik şokunun etkisiyle paytak paytak konuşuyordu. Zaten canı değil baştan çıkarmak, nefes alıp vermek bile istemiyordu. Ama gelin görün ki can derdi her şeyden önemliydi. “Ne konuşmamı istersin ki” dedi adam. Kadın da bir an düşüncelere daldı. Hakikaten sizi kaçırıp elektrik şokunun üstüne atan bir adamla ne konuşabilirdiniz ki? Ama o an fark ettiği gibi konu uzadıkça elektrikten kurtulma, en azından metal plakanın üstüne yatma ihtimali azalıyordu. Ne konuşacaktı, ne konuşabilirdi… Çalış aptal kafa çalış! Tam adam kollarını gevşetip kadını metalin üstüne atıyordu ki tekrar sarıldı kadın ona. “Hangi” dedi ve durup düşündü bir süre… “Hangi şarkıları seversin?” Kadının yapmak istediği şey o kadar belli olmuştu ki değil onu kaçıracak zekaya sahip bir adam, karşısındaki ufak bir bebek olsa bile kandıramazdı onu. Adam güldü yine o şefkatli bakışlarıyla. Gerçekten de içten güldü. Belki değişik şartlarda olsalar kadın da gülecekti buna. “Beni lafa tutmaya çalışıyorsun” dedi adam. “Ama yine de sana kendimden ve bir sürü şeyden bahsedeceğim” dedi içtenlikle. “Ama şimdi elektrik vakti…”

Elektriğin yine tüm kılcal damarlara nüfuz edip kanını derinlemesine ısıttığını söylemeye gerek yok. Sancı, ağrı, acı… Ne derseniz artık. Tüm bunların hepsi birbirine girip sonu sarılmalarla bitmeye başladı. Sarılmalar başta öylesine, baştan savma şeklinde, sonra daha ihtiraslı, sanki bilmem kaç yıldır göremediği bir aile dostuna sarılır gibi… Sonra belki bir sevgiliye sarılır gibi… Ufak ufak fısıldamaya başladı adam bu arada kulaklarına. Ne söylediğini anlamak imkansızdı. Kulaklarında heavy metal tarzı bir müzik çalınıyordu sanki bangır bangır. Elektriğin getirdiği uğuldama hiçbir şeye benzemiyordu.

Bir ara nasıl olduysa oldu metal plakadan elektrik gelmemeye başladı. Bir oh çekti. Ancak Pavlov’un köpekleri gibi elektrik kesilince otomatik olarak elleri havada adamı aradı. İlginç bir şartlı refleksti bu. Ama adamı bulamadı. Kısır döngünün böylesine ani bir şekilde kesilmesi önce şaşırttı. Belki önce sevinmesi gerekiyordu ama o şaşırmayı seçti. Biraz sonra inceden bir müzik başladı arka planda. Fransızca bir şarkıydı bu. O anlamıyordu sözlerini, küçükken çat pat İngilizce öğrenmişti ya, kim nereden alacaktı fransızca derslerini de şimdi anlayacaktı şarkıyı.

Onun bilmediği şarkıda onun durumunu anlatan sözler vardı. Beni kollarına aldığında kulağıma küçük kelimeler fısıldar ve ben dünyayı pespembe görürüm diyordu şarkıcı. “Bana aşk kelimeleri fısıldar, günlük sıradan kelimeler ve bu bana bir şeyler yapar” diye devam ediyordu. Kadın eğer bilseydi şarkının durumunu anlattığını… Daha mutlu olur muydu acaba? Acaba bu kadar romantik bir parçayı böylesine garip bir ruh haliyle dinlemiş miydi kimse? Bu şarkıyı yazan, bu durumu görse ne düşünürdü acaba?

Adamın gözlerinde sevecen, daha çok sevinmiş bir ifade vardı. Kollarında bir kadın, arka planda tekrar edip duran sevdiği müzik. Kadın onu hiç bırakmayacak, şarkı onu hiç bırakmayacak. Üstelik her seferinde daha da severmiş gibi sarılan kadın… Acıkma, tuvalete gitme gibi zorunlu ihtiyaçların dışında her şey çok güzeldi ve kucak kucağaydılar.

Des yeux qui font baiser les miens
Un rire qui se perd sur sa bouche
Voila le portrait sans retouche
De lhomme auquel jappartiens

Quand il me prend dans ses bras
Il me parle tout bas je vois la vie en rose
Il me dit des mots damour
Des mots de tous les jours et ca me fait quelque chose

Il est entre dans mon coeur
Une part de bonheur dont je connais la cause
Cest lui pour moi, moi pour lui dans la vie
Il me la dit, la jure pour la vie

Et des que je lapercois
Alors je sens en moi mon coeur qui bat

Des nuits damour a ne plus en finir
Un grand bonheur qui prend sa place
Des enuis des chagrins, des phases
Heureux, heureux a en mourir


Aşk biyolojik bir dengesizlik

Posted: July 22nd, 2009 | Author: | Filed under: Hikayeler | No Comments »

İnsanı bir noktadan alıp diğerine götürecek tüm şartlar hazırdı artık. Genetik şifreler tam anlamıyla çözülmüştü. Herşeyin başı ve sonu biliniyordu. Bilgisayarlar uzun süren pentium tahakkümünden kurtulduktan sonra octium ve nonium klasına kadar müthiş bir ilerleme göstermişti. Artık teori geliştirilmiyordu. Kimse formül çıkarmakla uğraşmıyordu. Üstüne gidilmesi istenen konular bilgisayarda modelleniyor, bilimadamları sadece mümkün olduğu kadar istisnayı bilgisayara giriyor, hayatta oluşması muhtemel terslikleri sıralıyorlardı. Örneğin belirli bir genetik şifresine sahip insanın ne tür hastalıklara, kudret ve zayıflığa sahip olacağını anlamak için hangi şifrenin neye yolaçtığı formüle edilmiyor, bunun yerine bilgisayar ortamında yaratılan sanal genetik şifre bir takım hastalık ve etkenlere maruz bırakılıyordu. Hayat bilimadamları için çok kolaylaşmış, hatta “bilimadamlığı” tanımı, eskinin beyaz önlüklü asosyal kişilerinden uzaklaşarak, içi kıpır kıpır, bilgisayarda birşeyler karıştırmak isteyen gencecik çocukların eline geçmişti. Mühim olan doğru karışımı girip sonuçlarına dikkatlice bakmaktı.

İnsan ve doğanın yapıtaşlarının alaşımı böylesine keskin çizgilerle saptandıktan sonra belirsizliği yaratan faktörler aranmaya başlandı. Özellikle insan konusunda ilk ön plana çıkarılan hormonlar oldu. İnsanın tüm dengesini etkileyen hormonların kimyasal yapısı tam olarak ortaya dökülebilirse insanı baştan sona bilgisayarda modellemek mümkün olacaktı. Geriye bir tek sosyal faktörler kalıyordu belirsizlik yaratma anlamında ama… Sosyal faktörler her zaman için mini müdahalelerle üstesinden gelinemeyecek bir şey değildi.

Bunun için biyolojik bir sığınak yapıldı. İnsan vücut kimyasını etkileyecek her tür ortam ismiyle müsemma bu yapıdan uzaklaştırıldı. Ne ısı girebiliyordu içeri, ne mikrop, ne fazladan bir elektromanyetik alan, ne de atmosferde istenenden bir milimetreküp fazla karbondiyoksit. Yöntem olarak insanların olduğu halleriyle bilgisayarlara yüklenmesi kullanıldı. Buna göre vücudun kimyasal değişikliklerini anlık olarak saptayacak aygıtlar insanlara takılıyor, bu sığınaklarda denekler vakitlerini geçiriyorlardı. Yaşamın mini kopyası burada sağlanıyor, buna göre alınan tepkiler insanlığın geleceğini belirliyordu. Bu sayede insanda etki – tepki yaratacak her tür kimyasal değişim oluşmadan önce veya oluşma aşamasında tespit edilip bilgisayar ortamında modellendi.

Ancak günün birinde doktorlar arasında bilgisayarların doğru çalıştığı konusunda şüphe yaratacak veriler gelmeye başlandı. 25 yaşında beyaz erkek deneğin verilerinde orada olmaması gereken sapmalar yaşandı. Çok farklı değerler ve kimyasal karışımlar belli bir rutinde modelleme yapan bilgisayarların kilitlenmesine neden oldu. Hemen gerekli müdahaleler yapıldı. Sistemin ve sığınağın güvenliği araştırıldı. Deneğin kimyasal geçmişi mercek altına alındı. Dişçi raporlarına, hatta doğum raporlarına kadar araştırmalar yapıldı. Tüm veriler son detaylarına kadar kontrol edildi ancak bunu ortaya çıkaran nedenlere ulaşmak mümkün olmadı.

Bu hummalı çalışma içinde, yüzlerce başarılı bilimadamı arasında gerçek sebebi getir götür işleri yapan bir stajyer doktor buldu: Çünkü genç stajyer doktor sebebin ta kendisiydi! Tüm gün sabahtan akşama kadar sıkıcı bir şekilde odada kapalı kalan 25 yaşındaki beyaz erkek denek, işi gereği oradan geçerken gördüğü 23 yaşındaki stajyer bayan doktora aşık olmuştu. Vücudundaki hormonlar onu her gördüğünde, kapıdan içeri girdiğinde birden çıldırmış gibi oluyordu. Genellikle bu durum oluştuğunda doktorlar öylesine hummalı bir çalışma içine giriyorlardı ki biraz çevrelerine bakma fırsatı bulamıyorlardı. Genç kadın başta kapıdan içeri her girdiğinde ortalığın karışmasını garip karşılamıştı. Hatta ayağında bir uğursuzluk olduğunu bile düşünmüştü. Ancak sonradan gözgöze gelmişti denekle. O ana kadar klavye, bistüri veya narkoz maskesiyle aynı şeyi ifade ediyordu drenek onun için… O bakışla bir anda aralarında olması muhtemel birkaç şey geldi gözünün önüne… Konuyu hocalarına açmaya karar verdi.

Normal şartlarda hocalar stajyerlerin soru sormasına çok alışık değillerdi. Çünkü herşey o kadar rutin gidiyordu ki sorulacak tüm soruların cevapları zaten bilgisayarlar tarafından veriliyordu. Hocaya soru sormak bariz yalakalık anlamına geliyordu ki ne hocalar, ne de diğer öğrenciler bundan çok hazeden insanlar değillerdi. Genç stajyer doktor bu yüzden kendini değerlendirmekle yükümlü olayan, işiyle uzaktan yakından alakası olmayan bir doktoru seçti konuşmak için. Utana sıkıla randevu aldı ve mennuniyetsiz bir biçimde konuşmanın sonunu bekleyen doktora fikirlerini açmaya başladı. Bilgisayarların çaresiz kaldığı, anlı şanlı hocaların teori üretmekte yetersiz olduğu konuda “ben galiba çözümü buldum” diye konuya girdiğinde yaşlı adam sinirden kıpkırmızı oldu ve neredeyse bu arsız stajyeri odadan dışarı kovuyordu. Böylesi bir tepkiyi bekleyen genç stajyer daha önce kafasından geçirdiği gibi ezberlediği kelimeleri birbiri ardına sıraladı. Öyle ya her tür belirleyici faktör sıfırlanmıştı. Eğer ortada yine de bir terslik varsa belirsizlik yaratan bir faktör olmalıydı. Büyük bir ihtimalle de bu faktör “çevre faktörü” idi. Genç stajyer hocasını çok meşhur edebilecek bu konu üstünde arzu edilen herhangi bir anda deney yapmaya hazır olduğunu belirtti.

Bir ara sinirden kalp krizi geçirmeye ramak kalan yaşlı profesörün kalbi şimdi heyecandan kuş gibi atıyordu. Yerinden kalkıp genç kızı öpmek istedi. Bir merkez dolusu insan nasıl bu kadar kör olabilirdi? Nasıl bu kadar bariz bir konuyu es geçebilirlerdi?

Ertesi gün büyük bir toplantı düzenlendi. Toplantı sorunlu deneğin (artık o sorunlu kod adıyla anılıyordu) odasında düzenlenecekti. Genç stajyer gerçekten de nüfuzlu bir hocayı seçmişti. Eğer bir başkası olsaydı, değil o odada toplantı düzenlemek, adını bile andırmazlardı. Ama sırf profesörün bir sözü üstüne hemen bir toplantı organize edildi, oda baştan düzenlendi ve dekore edildi. Yaşlı profesör, “sizlere birşey kanıtlamak istiyorum, lütfen herkes maskeleriyle gelsin” uyarısında bulunduğunda elektronik postayı alan diğer doktorlar biraz sıkıldılar ama yine de konu giderek ilginç bir hal aldığı için kolayca kabul edildi.

Toplantı profesörün rahat bir görünümde kollarını masaya dayayarak konuşmasıyla başladı. “Şu elektronik tahtaya, deneğimizin verilerine bakın dostlar” dedi profesör, “ne kadar da sıradan görünüyorlar. Gerçi biraz stres faktörü var ama içinde bulunulan duruma göre bu kadarını normal saymak yanlış olmaz herhalde…” Bu verileri artık avuçlarının içi gibi bilen doktorlarda hafif sıkıntı öksürükleri başladı. “Tarih boyunca insanı anlamaya çalıştık. Hep karşımıza bir takım bilinmezler çıktı. Bu bilinmezlere alfe, teta ve nü gibi yunan harfleri verip es geçtik. Bu bilinmezler göz önünde bulundurulmasa da olur gibi algılandı. Kimbilir belki o minik çarpanlar, minik sayılar bizim medeniyetimizi binlerce sene ileri götürecek değerlere sahipti. Belki aslolan bu bilinmezlerdi…” Profesör masadan kalkarak kalabalığa doğru geldi. “Bunun yalan olduğunu söyleyebilecek bir veri yok elimizde, doğru olduğunu ortaya çıkaracak veri olmadığı gibi…” Eliyle en baştaki doktora işaret ederek “Lütfen” dedi, “bir deney yapmak istiyorum sizlerle… Ben size işaret ettikçe maskelerinizi çıkarın, böylece odadaki minik faktörlerin toplama etkisini görelim.” Bu arada eliyle işaret ettiği iki doktor maskesini çıkardı. Elektronik tablolarda ve göstergelerde hiçbir değişikliğin meydana gelmemesi doktorlar arasında profesörün duymazdan geldiği minik bir gülüşmeye neden oldu. “Bu minik faktörleri elimizden geldiğince bilgisaylarda modellenebilir hale getirdik. Ama nereye kadar?” Bunu söylerken salodakilerin yarısı maskesini çıkarmıştı. “Ya duygular? Duygularımızı bilgisayarda nasıl modellerdik? Bize dört kıtalık bir şiir yazdıran duyguyu bilgisayarda modelleyebilseydik süper bir sanal şair yaratabilir miydik acaba? Veya romancı…” Salondakilerin hemen hepsi maskesini çıkarmış sayılırdı. “Bu noktada belki de duyguların grafiksel dökümünü yapmaktan uzak olduğumuz için, aşkı beş duyuyla hissedilebilir hale getiremediğimiz için başarısız olduk.” Profesör eliyle salonun en ortasında duran genç bir doktora maskesini çıkarması için minik bir hareket yaptı. Genç ve güzel kadın maskesini çıkarırken bir anda deneğin grafiklerinde sapma ve karışıklıklar başgösterdi. Profesör eliyle olaya müdahale etmek için atlayan doktorları durdurdu: “Baylar ve bayanlar… İşte size insanlık tarihinde ilk kez aşkın kimyasının grafiksel ve sayısal dökümü. Bundan sonrası bununla yapılabilecek şeylerin dökümünü yapmak isteyen sizlere kalmış!” Salonda uğultu koparken profesör yarattığı etkiden memnun bir şekilde utancından kıpkırmızı kesilen deneğine ve zaferini paylaşan genç stajyere bakıyordu.